Senri’nin Yolculuğu

“Bir gün hepsi geride kalacak. Gözlerimi açacağım ve hepsi uzak bir hatıra olacak. Bense, denize bakıyor olacağım.”

Deniz. Kurduğu birçok hayal vardı ama ne düşlerse düşlesin sonu hep aynı yerde biterdi. Çocukluğunun, gençliğinin, hatta neredeyse hayatının en güzel anılarını süsleyen yeşil mavi deniz, kendisi olabildiği tek yermiş gibi gelirdi hep. Bazen saatlerce suya uzanır, kulaklarına girip çıkan derin seslerle mırıldanır dururdu. Bazense nefesi bitene kadar derinlere dalar, unuttuklarını bir bir hatırlardı. Göğe bakarken şükrederdi. Mutluluğu da şükürleri gibi geçici olduğundan, kendisi de ciddiye almazdı mırıldandıklarını. Bildiğine emin olduğu tek şeydi denizi, ilk sarıldığı onun hakkında yanılmayacağı fikriydi. Belki de bu yüzdendi bütün aldanışları, bütün hayretleri, bütün kırıkları, denizinde kimseleri istemeyişi. Başkalarını onun huzurunda görmek rahatını kaçırırdı. Bir tek kendisinin denizi hak ettiğini düşündüğünden, aralarında hep özel bir bağ olduğuna inandı.

Doğduğu yeri terk edenler hiçbir zaman ait olamayanlardır derdi hep. Zaman geçtikçe gördüm bu afili laflarındaki doğruluk payını. Büyüdüğü yeri benimseyememiş bir insan nereye giderse gitsin kapatamıyormuş o açığı. Türlü beklentiler, maceralar ve sonu hep aynı biten hayal kırıklıkları.

Çocukluğunu hatırlayamayan insanlar üzerdi onu. Daha doğrusu hep ileri bakma derdine düşmekten onca yaşananı bir çırpıda unutan insanlar. Anlayamazdı içlerindeki hırsı. Olduğu yerde mutluydu. Öyle olması gerektiği için mutluydu. Seviyordu her sabah günün ilk ışıklarını martılarla karşılamayı, sonra aşina olduğu tatlı havayı içine çekmeyi, denize karşı bakakalıp minnettar olmayı. Ara sıra sorguladığı olmuyor değildi fakat bu zamanlarda da bir mana arar, kendince telafi ederdi içindeki küçük boşluğu. Önemli olan içini ısıtan bir koku, bir hatıra, belki de bir anımsamaydı geçmişe dair. Atasını tanımayan özüne yabancılaşır derdi. Atası hatıralarından uzun zaman önce silinmiş geçmişiydi ve özüyse onu tanıdığı sürece var olabilirdi.

Deniziyle geçirdiği uzun vakitlerde anladığı şey, kimsenin bir başkasına yardım edemeyeceğiydi. Verilen sözler, hiçbir zaman yerine getirilemeyen vaatler ve daha bir sürüsü kanıtıydı bu çıkarımının. Seviyorduk kendimizce büyüklenmeyi ve her seferinde daha da ileri gitmekten kaçınmıyorduk. İnsan olmak böyle bir şeydi demek. Gereğinden fazlasını ümit etmek, gerçekleşmeyince şaşırmak ve yine de oldurmaya çalışmak. Bu eşitsizliği kavradığı zamanlarda epey bir gücenmişti kendisine, türüne, denizine. Sonradan anladı kabullenmesi gereken bir ton yükü, bu yükün ağırlığını.

Belki de hiçbir zaman onlardan biri olmamıştı. Onların kurduğu hayalleri, kırdığı düşleri anlamak özel bir çaba arz ediyordu kendisi için. Onlar yaşamak sandıkları girdaba kapılmış giderken, deniz kenarında günleri, ayları, yılları karıştırmak yaşamının yegâne zevkiydi. Bundan büyük bir keyif duymakla beraber biraz da yadsıyordu olan biteni. Hiçbir zaman tam olamamıştı ve bu ‘az kalsın’ hali bazı günler daha ağır basıyordu mutluluğuna. Yine de umutsuzluğa kapılmıyor, yeşil mavi denizini izlemeye devam ediyordu. İçindeki küçük boşluk büyümeye devam ederken, sabaha karşı yazdığı yazılar da gittikçe küçülüyordu.

İyi bir anlatıcı değildi, anlattıklarının ilginç bir tarafı da yoktu ama ne olursa olsun yazmadan güne başlamazdı. Ellerinden kâğıda dökülen düşününü görmek büyüleyici gelirdi ona. Bir türlü hatırlayamadığı ama derin bir aidiyet duyduğu zamanlara gidebilmek büyük bir tatmindi. Sayfalarca yazdığı, hiç tatmadığı ama her şeyden daha yakın olduğu derinliğe bıraktıkça kalemini, boşluk da fırsatı kaçırmayıp devam etti mutluluğunu yemeye. Oysa yine sabaha karşı uyandı, martıları selamladı ve hayran olduğu denizine bakakaldı. O kadar uzun zaman olmuştu ki, bu gelişmekte olan yeni ruh hali karşısında ne yapacağını bilmiyordu. Her zaman geçerli bir sebep bulmuştu kendi kendine sorduğu sorulara, belki de o kadar geçerlilerdi ki fark edemedi yavaş yavaş büyüyen, büyüdükçe dayandığı her şeyi alıp götüren boşluğu.

Sabaha karşı biraz daha zor uyanır, martılar ve dertten uzak hava ilgisini çekmez olmuştu. Tüm bunların üzerine boğazına yerleşen ağrı da alay eder gibiydi durumuyla. Bir türlü geçmek bilmiyor, her sabah daha da yayılarak yazmaktan bezdiriyordu ellerini. Uzak hatıralarından kâğıda dökülen cümlelerse git gide kısalıyor, büzüşüyor, okunmaz hale geliyordu. Bu zamanlarda elleri de eksik kalmayıp, müthiş bir acıyla kasılıp gevşiyordu. Derinliğinin onda bıraktığı izleri yazamadıkça daha çok bakar olmuştu denize. Artık içindekileri görebildiğine yemin edebilirdi. Akıntıyla dans eden ışıklar, kuma amansızca tutunmaya çalışan minareler, usul usul fısıldayan mercanlar…

Gördükçe anlamaya başlamıştı kurmaca mutluluğunu yemekte olan boşluğu. Niyeti kötü değildi, aksine ona hatırlatmaya çalışıyordu unuttuğuna ya da yaşadığına emin olamadığı zamanı. İradesi çoktan kırıldığından, izin veriyordu boşluğun yarım kalmış anılarını canlandırmasına. Kalıcı olan bıraktıkça tutmayı öğrendiğindir derdi hep. Bıraktığı yaşamı boyunca sandığı mutluluğuydu ve tutmayı öğrendiğiyse zamandan bile uzun bir zaman önce kaybettiği deriniydi.

Biliyordu geri dönüşü olmayacak bir yola girdiğini. Karşı koymak isteseydi buna zaten bir son verirdi ancak bırakamadı yitik hatıralarından tanıdığı resmi.

O aynaya baktı, ayna ona. Kimdi bu karşısındaki? Boğazından doğru yayılan ağrı kimliğini gizlemiyordu artık. Ellerindeki kasılma bacaklarına kadar inmiş, derisinde tanımlayamadığı bir ışıma cereyan ediyordu. Dertten uzak hava bütün hücrelerinde dolaşıyor, ayak parmakları gıdıklanmaktan hareket kabiliyetini sergilemekte güçlük çekiyordu. Kasılmakta olan ellerini yavaşça boğazına götürdü, tüm cesaretini topladı ve ilk temas gerçekleşti: nefes alıyordu. Öyle doğal, öyle gerçekti ki; bu zamana kadar hiç yaşamamış olduğu kararına vardı. Elleri tırtıklı yüzeyde gezinirken biraz daha, biraz daha kasıldı, neredeyse dönüştü. Hiç olmadığı kadar canlıydı; saçları adeta parlıyor, gözleri büyük bir dikkatle bu yeni bedeni keşfediyordu. Bu ana kadar mutluluk sandığı yüke şöyle bir baktı, ardından fırlatıp attı sırtından. Bir yaşam kadar yükü. Bir aldanma, bir hatıra kırıklığı kadar yükü.

Kapıya ulaşması epey bir uzun sürdü. Güçsüz kolları ıslak bedenini koridor boyunca zar zor sürükledi. Yeni bacaklarından akan ışıltı ve biraz da kan bütün evi sarmaladı. Kulaklarında çınlayan derinlik her defasında adını sayıklıyordu. Birkaç çırpınış daha gerekti denizine kavuşması için. Düşlerinin bittiği, yaşamının başladığı yerdeydi. Derin bir nefes aldı ve yeni bedenini ismini sayıklayan suya bıraktı. Öyle sıcak, öyle şefkatli suya. Derinlerden gelen ışık saçlarını okşuyor, dalgalar saçtığı parıltıyı denizin her yanına dağıtıyordu. Her çırpışta daha derine, derine süzüldükçe yarım hatıralarına kavuşuyordu. Yaşadığını sandığı zaman boyunca bir yerlerde aklını kurcalayan, karmaşık yazılarını yazdıran, onu denize muhtaç bırakan sessiz boşluk, basınç arttıkça büzülüp, daralıp, kendi kendini yiyordu. Bedeninden ve belleğinden sökülüp alınan her anı yeniden yaşıyordu ve derinlerden göğe bakıp, şükrediyordu. Şükürleri de mutluluğu gibi geçici olduğundan;

Hepsi geride kaldı.

Gözlerini açtı,

Kapatamadı…

Z. Beren Boylu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: