Paramparça Hikayelerden Payımıza Düşenler

Hayat, ufalanmış ekmek parçacıklarının kümelenmesi gibi aslında. Ufak ve dağılmış parçacıkların kendilerinin binlerce katı bir tepe oluşturmasıyla var oluyor. Bu tepenin arkasında ulaşmamız gereken bir yolumuz varsa; bu yola ulaşmamıza engel olan şeyin aslında tepe değil de bütün o parçacıklar olduğunu sayfalar arası geçişlerde gözlerimizin önüne seren bir yazar Emrah Serbes. Sonunda t harfi olmayan Serbes’in olağanüstü, dolayısıyla kendisine hayran bırakan bakış açısını böyle hissediyorsunuz “Hikâyem Paramparça” isimli kitabında.

“Hikâyem Paramparça” hakkındaki ilk görüşüme kapağından başlayacağım. Ümit Bektaş tarafından çekilen bir fotoğraf, Suat Aysu tarafından düzenlenerek kapak olarak sunulmuş. Kapağın büyük bir kısmını kaplayan hoş kadının hoş güzelliğine rağmen kapağın bütün olarak anlatılanlarla uyuşmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Her ne kadar kitabın ve yazarın adının kullanıldığı yazı tipi de kapaktaki kadın gibi hoş olmasa da kapağa hâkim olan mor renk ana fotoğrafla güzel bir göz uyumu oluşturmuş. Bir kitaba ulaşırken kapak tasarımının ehemmiyeti büyük oluyor kuşkusuz fakat Serbes gibi büyük yazarlar için ismin belirgin bir şekilde yazılmış olması dahi yeterli olur.

Kitabın iç sayfalarına geçildiğinde ise Ümit Bektaş’ın sadece kapak fotoğrafını çekmekle kalmadığını görüyoruz. Konuyla alakalı/alakasız birçok Bektaş fotoğrafı iç sayfalara serpiştirilmiş. Bu tarz bir düzenle, yani fotoğraflı kitaplarla pek karşılaşmıyoruz. Karşılaşılmamasının da bir sebebi var elbet. Burada da İletişim Yayınları ve yazarı olumsuz eleştirmekten alamayacağım kendimi çünkü bu durum romanın akışı konusunda benim için büyük bir engel oluşturdu. O sayfaların fotoğraflar ile heba edildiğini düşündüm. Geçtiğim her fotoğraflı sayfa Emrah Serbes okumak için aldığım kitapta biraz daha hevesimi kırdı. Üstelik fotoğrafları da beğenmedim. Sadece Emrah Serbes daha iyi olurdu, diye düşündüm.

Emrah Serbes’in parça hikâyelerine gelelim. Emrah Serbes bu kitabı iki parçada bizlere sunuyor. İlk parçasında “Afili Filintalar” blogunda da okuduğumuz “afili parçalar” dizisinden oluşuyor. Hatta bu dizinin bazı bölümlerine dergilerde de rastlamıştık. Her parçada Emrah Serbes’in hayatına dair birkaç hüzün bulmanız mümkün. Birbirinden bağımsız bu parçaların da tek ortak noktası bu hüzün olsa gerek. Çünkü bu parçaların aslında hiçbir bağlantısı yok.

Parçalardan aldığım hüzünden mi kaynaklandı bilmiyorum, Emrah Serbes’in hayatından parçaları okurken; yani onun hakkında bir şeyler öğrenirken onu daha çok merak etmeye başladım. Önceden de Serbes okumuştum ve bu okuyuşlarımda Serbes’in kişiliği ve yaşantısı hakkında oldukça merak uyanmıştı içimde. Bu merakın bu kitapla giderileceğini ummuştum çünkü kendisi hakkında bir şeyler söylemeye en yatkın olduğu kitabı yazmıştı. İşin ilginç yanı burada patlak verdi çünkü öğrendiğim her şey daha çok merak uyandırdı içimde. Öğrenirken daha çok şey öğrenmek istedim. Kişiliğini ve yaşantısını kitaplarını okurken merak ettiğim tek yazar Serbes ve bu kitapta bu merakı biraz daha büyüttü diyebilirim. Evrenin her pozitif enerjiye karşılık bir negatiflik yarattığı aşikâr ve bu gerçeğin yarattığı bakış açısıyla yol alan bir kitap bu. Ne kadar şey öğrenseniz de o kadar şey öğrenme ihtiyacı duyuyorsunuz Serbes hakkında.

Parçaların bir kısmında çeşitli kitaplar hakkında ufak yorumlar ve eleştiriler görebiliyoruz. Suç ve Ceza ve Madam Bovary gibi birçok kitap ve bu kitapların yazarları hakkında ince tespitlerini yine bir hüzün eşliğinde ustaca naklediyor Serbes. Otuz yedinci parça olarak sunulan “Gizlice Söyle Bana” isimli afili ve altmış beşinci parçaya layık görülen zaman geçtikçe uzuvlarını birer birer yitiren bir adamı anlatan “İyileşen Adam” isimli parçaları özellikle okumanızı öneririm. Bu iki parça beğenimin sınırlarını başarılı bir şekilde aştı ve her daim okuyacaklarım içerisine girmeyi başardı. Dil ustaca kullanılmış, anlatılanlar ve tabii ki hüzün bütün metin boyunca çok iyi bir şekilde anlatılmıştı iki parçada da. Bu açıdan gönülden tebrik ediyorum Serbes’i. Yaratıcılık açısından da “İyileşen Adam” ile büyük bir başarı elde etmiş. Tek kulakla başlıyor iyileşen adam’ın hikayesi ve tek kulaklı olmasının çekincesinden dolayı saçlarını uzatışından bahsediyor Serbes. Oldukça gizemli bir yaşlı adama denk geldiği sırada, hikâyenin o adam doğrultusunda ilerleyeceğini düşünüyorsunuz. Tam o sırada iyileşen adamımıza bir motosiklet çarpıyor ve bir bacağını kaybediyor. Fakat iyileşen adamımız bacağının acısını çekmek yerine, tıpkı kulağında yaptığı gibi, bacağının eksikliğini nasıl gizleyeceğini düşünmeye koyuluyor.Bacağı ve kulağı olmayan bir adam olarak işinden ayrılıyor ve hayatını kitap okuyarak geçirme kararını alıyor. Bir kitapta rastladığı bir cümle ile (“İnsan eğer tek bacaklı olsaydı uçabilirdi.) düşünce alemine dalan ve rüyalarında dahi bunu görmeye başlayan adamımız, yine rüyasında uçarken elektrik tellerine kapılıp kollarını kaybettiğini görüyor ve ne yazık ki uyandığında da kollarını yitirdiğini görüyor. Fantastik öğeleri buradan itibaren mizah içerisine yedirilmiş bir şekilde, buradan itibaren görmeye başlıyoruz. Örneğin kollarını kaybettikten sonra karısına yerini soruyor ve klasik anne/eş cevabını alıyor: “Nerede bıraktıysan oradadır.” Bu şekilde biraz mizah biraz da hüzün ile yol alan hikâye, fantastik bürünüşünün de etkisiyle gizem dolu bir şekilde sizi kendisine çekiyor ve bir yerden sonra hikâyenin kendisi sayfaları çeviriyor.

Parçalar iyiler, güzeller ve hoşlar. Hüzün benim en sevdiğimdir ve yoğun hüzünden dolayı belki biraz kör gözle okuyup beğenmiş olabilirim. Fakat kör gözüme takılan bir (bana göre) hata da var. Parantez içerisinde özellikle bana göre diye belirttim çünkü okurken Serbes’in bunu bilerek yaptığını düşündüm, daha doğrusu bilerek yaptığına inandım. Size bunu bir kısım ile aktaracağım. Kitabın yüz üçüncü sayfasındaki elli üçüncü parçadan bir kısım:

“…Aradan bir iki ay geçti, bakkalın oğlunu gördüm, kafası gözü yarılmış, ağzında diş kalmamış. Onu da başka birileri dövmüştü, sebebini yine hatırlamıyorum. Zaten o yaşlarda sebeplerden çok sonuçlar akılda kalıyor. Abartı değil, ağzında tek diş kalmamıştı. Yirmi yaşlarında birinin ağzında diş kalmaması korkunç bir şey. Onu neden dövmüşlerdi acaba? …

Bu kısmı okuyacak olursanız özellikle son dört cümlenin sanki dört farklı metinin parçasından alınmış gibi olduğunu görürsünüz. Bakkalın oğlunun dövüldüğünü haber eden Serbes sebebini hatırlamadığını söylüyor. Ardından çocukluk yıllarında sebeplerin hatırlanmadığını dile getiriyor. Sonra tekrar dayak ile ilgili ayrıntıya yer veriyor; “ağzında tek diş kalmamış” Tekrardan ağzında diş kalmamanın yirmili yaşlarda çok kötü bir şey olduğunu söyleyerek durum tahlili yapıyor. Sonunda ise tekrar olaya geçiyor. Bu akıcılığa vurulan en büyük darbedir.

Olay çok güzel bir şekilde akacakken olaydan kopuk cümleler serpiştiriyor Serbes. Serpiştirilen bu cümleler genellikle hayati ve çok güzel cümleler fakat yerleri yanlış. Eğer bu cümleleri olaydan sonra aktarıyor olsa, bu haliyle bile akıcı olan eseri uçuracak. Gözlerimi ve zihnimi rahatsız eden, akıcılığın önüne çekilen bu setten büyük rahatsızlık duydum. Belki de bunu klasik dil ve üslup kurallarını yerle bir etmek amacıyla yazmış olabilir çünkü metinlerin değişik parçalarında akıcılığa zarar vermeyecek şekilde klasik dile vurulan darbelere rastlıyoruz. Fakat bir bütün olarak bakıldığında, Serbes’in öldürücü darbeyi vurmayı planladığı belli olan olayın arasına olaydan kopuk bilgiler serpiştirme eylemiyle klasik dile darbe vurmaktan ziyade kitaba büyük bir darbe vuruyor.

Birinci parçada oldukça rastladığım akıcılık problemine ikinci parçada da rastladım. İkinci parçada “Galip İşhanı” isimli bir öyküyü okurlarına sunan Serbes, bu öyküde de akıcılık problemini hissettiriyor. Olayın akışını keserek bilgi veya düşünce aktarma problemine ek olarak “Galip’in aşk hikâyesini anlatacağım.” Diyerek başladığı öyküsünün sondan hemen önce Galip’le alakasız şeyler anlatması da bir problemdi. Fakat öykünün güzel bir sonla bitiyor olması bu hatayı bir nebze unutmanıza olanak sağlayabilir.

Emrah Serbes “Hikâyem Paramparça” ile yine okurlarına güzel sayfalar okutturacak gibi görünüyor. Genel olarak beğendiğim bir kitap olarak kütüphaneme eklediğim Serbes’in bu kitabının, eksiksiz ve mükemmel olduğunu söylememin de imkânsız olduğunu belirtmek isterim. Eğer on üzerinden not vermem gerekecek olursa yedi vereceğim bu kitabın çoğu okurun hoşuna gideceğini düşünüyorum. Keyifli okumalar dilerim.

Murat Berber

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: