Cehaletin Mutluluk, Yakmanın bir Zevk Olduğu Evren: Fahrenheit 451

Şimdinin geleceğe tesirini kendi dönemlerinden yola çıkarak kurguyla bütünleştiren ve bu kurguyu yaşamış olduğu dönemin gerçekliğiyle, okurun döneminin gerçekliği arasında muazzam bir titizlikle köprü olarak inşa etmiş yazarlar var. Distopya edebiyatını tanımaya değer kılan unsurlardan biri bu olmalı bence. Bu değerin oluşmasında ve onun ürünlerinin bir başyapıt olarak okurun karşısına çıkmasında emeği, etkisi ve başarısı olan yazarlar var; fakat bu başarının ardındaki hikâye her zaman sıradan değil.

Bir gece vakti polis tarafından durdurulup, polisin bu saatte sokakta ne yaptıkları sorusuna, “Bir ayağımızı diğerinin önüne koyuyoruz” şeklinde verdiği cevabın, bir insanın masumluğundan şüpheye düşülmesinden kaynaklı oluşan öfkenin sonucu olduğu ve bu öfkenin de onu “Yaya” adlı öyküsünü yazmasına, bu öyküyü daha sonra “İtfaiyeci” adlı romana dönüştürüp, UCLA kütüphanesinin bodrum katında tamamlayıp, en son “Fahrenheit 451” adıyla okuyucuyla buluşturan yazar, Ray Bradbury. Bu yazımda distopya edebiyatının başyapıtlarından biri olan Bradbury’nin bu eserini inceleyeceğim.

“Yakmak bir zevkti” diye başlıyor kitaba yazar. Kitabın ana karakteri Guy Montag’ın evreninde itfaiyeciler yangınları söndürmüyordu artık. Kendisi de bir itfaiyeci olan Montag, içinde kitap olan bütün evleri ateşe veriyordu. Halkın artık düşünmediği, kitapların yasak olduğu, sosyalleşmemeleri adına evlerin önünden verandaların bile kaldırıldığı; mutlu olmak (!) adına sorgulamanın, eleştirel düşünmenin yasak olduğu totaliter bir düzen vardı. Bu düzen içinde yalnızlaşmaya mahkûm olmuş insanlar, evlerinde dört duvara yansıtılmış dev televizyon ekranları içinde hapsolmuşlardı. İnsanlar kitap okurlarsa merak etmeye başlayacaklar, merak ettikçe düşünecekler, düşündükçe eleştirel olacak ve daha çok sorgulayacaklardı. Felsefenin ve entelektüel düşüncenin insanı depresifliğe ve asosyalliğe sürüklediği düşüncesini kitaptaki bir diğer itfaiyeci karakter Beatty şöyle vurguluyor; “Melankolinin ve iç karartıcı felsefenin taşkın akıntısının dünyamızı boğmasına izin verme.” Çünkü felsefe, edebiyat; okumak ve yorumlamak insanı mutsuzluğa ve düşüncelere götüren kaygan bir zemin olarak tasvir ediliyor kitapta.

İtfaiyeciler, evlerinde kitap bulunduran insanların kitaplarını yakmaya gittiklerinde, yangını başlatmadan önce insanları dışarı çıkarıyorlardı; fakat bir gün kitapları yakmak için gittikleri bir evde ev sahibi, kitaplarını yalnız bırakmak istemediği için onu da yakmak zorunda kalmışlardı. Montag’ın sorgulamaya başlama serüveni burada başlıyor. Aslında sorgulamaya çok daha önce, kitabın başında Clarisse adında 17 yaşındaki komşusuyla olan diyalog sonrası başlıyor. Clarisse, Montag’la vedalaşmadan önce ona mutlu olup olmadığını sorar. Montag, aslında cevabını bildiği bir sorunun ona verdiği rahatsızlık ve kabullenmeme hissiyle sorunun saçmalığından yakınıp, mutlu olduğunu düşünerek kendisine yalan söyler. Montag mutlu değildi. Yalnızdı, yalnızlaştırılmıştı. Karısı Mildred, özgürlüğünü televizyon kaplı duvarlara teslim etmiş, kısa cümleler haricinde Montag’la doğru düzgün bir iletişim kurmuyordu artık. Öyle ki, ne zaman ve nerede tanıştıklarını bile unutmuşlardı. Her şey fazlasıyla mekanikti, hızlıydı ve robotlaşmıştı. Bu mekaniklik Montag’ın evinde de egemenliğini ilan etmişti.

Kitapları ve eviyle birlikte yakılan kadının durumuna tanık olan Montag, bu anı gözlerinin önünden silip atmakta zorlanır. Clarisse’in sorusundan sonra aydınlanıp, sorgulamaya başlayan karakterimiz, yakmaya gittiği bu evden ve diğer evlerden gizlice kitaplar alır, evinin bir köşesine saklar. Kurtuluş yolunun bu kitapların her bir sayfasında olduğunu düşünen Montag, bunu eşiyle paylaşmaya karar verir. Mildred sistem tarafından öylesine kör edilmiş, sözde mutluluğunun bozulmasından öylesine korkar hale gelir ki; Montag’ı ihbar eder. İtfaiyeciler artık yakmak için Montag’ın evine gelirler. Montag, bu sırada kendisini kurtarmak için iş arkadaşı Beatty’i öldürür ve şehirden kaçar. Kitabın sonunda Montag, şehrin dışında kaçak gruplar halinde yaşayan ve eskiden üniversite profesörü, yazar olan entelektüel bir kesime dahil olur. Montag’ın da onlara katılmasıyla, artık kendilerine bir amaç edinirler; düşünmek ve hatırlamak… Herkes hatırladığı kitabı gelecek nesillere sözlü olarak aktaracak, onlar da kendi çocuklarına anlatacaktı. Ve bir gün savaş sona erdiğinde, bu insanlar zihinlerinin bir köşesine sakladığı kitapları yazıya dökeceklerdi. Bradbury, insandaki umutsuzluğun kitaplarda ve fikirlerde son bulduğunu ima edercesine, kaçak grubun entelektüel üyelerinden Granger’in ağzından Montag’ a şunu söyler; “Ama insanın muhteşem tarafı budur; sil baştan yapmaktan vazgeçecek kadar umutsuzluğa veya tiksintiye kapılmaz asla…çünkü böyle yapmanın önemli ve yapmaya değer olduğunu çok iyi bilir”.

Bu kitap Radbury’nin sadece kitle iletişim araçlarının yükselişe geçmesiyle kendine edindiği, ya bir gün insanlar artık hiç kitap okumazsa derdi değil; aynı zamanda baskının, otoritenin ve korkunun yarattığı öfkenin dışavurumuydu. Siyasi, toplumsal, ekonomik, tüketim vb. pek çok alanda televizyon aracılığıyla uyuşturulup, mekanikleştirilen, aynı zamanda manipüle edilen toplum, günümüzün oldukça teknolojik ve “sosyal” olan “Black Mirror” toplumuna evrildi. Daha az bilmek, daha az fikir belirtmek, sorgulamamak, zihni yormadan önümüze sunulan pek çok şeyi araştırmadan yaşamaya devam etmek, yanlış bilginin yayılmasına aldırış etmemek; hatta buna sebep olmak, daha hızlı tüketmek… “Ben robot değilim” diye internette kendimizi onaylatmak için çabalarımız, belki de bizlere düşünmemiz adına verilmiş son bir şans.

Kitabın ilgimi çeken bir diğer konusu, gelişme bölümünde de bahsettiğim gibi, mutluluk konsepti. İnsanın uyuşturulup, benliği ve çevresiyle iletişimi kopardığı; sistem ve toplum tarafından yaratılan mutluluk simülasyonunun içinde kendini kaybettiği ve yalnızlaştığı sözde bir mutlulukla, gerçek mutluluk arasında verdiği savaş.

Kısacası, Nail Gaiman’ın kitabın sunuş bölümünde belirttiği üzere; “Birileri size bir öykünün neyle ilgili olduğunu söylerse, muhtemelen haklıdırlar. Öykünün yalnızca bununla ilgili olduğunu söylerlerse, kesinlikle yanılıyorlardır.”

Cehaletin mutluluk, yakmanın asla zevk olmadığı bir evrene…

Eylül Yücel

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: