Karamsar Samim & Minimalist Bahattin

Adı Samim idi. Karamsar ruh halinin sarmış olduğu havası, onu oldukça sıkıcı bir insan yapıyordu. Çok fazla arkadaşı yoktu. Bunda sıkıcı olmasının yanında saf olmasının da sebebi çoktu. Saflık, aslında, mutluluğu ve olumlu düşünmeyi beraberinde getirmeliydi. Fakat Samim için; bu, çok da mümkün değildi. Başına hiçbir zaman iyi bir şey gelmemişti ki!

O gün, Samim sayılı arkadaşlarından biri olan minimalist Bahattin ile birlikteydi. Bahattin’e minimalist lakabının takılmasının sebebi, çok da şaşırtıcı olamayan bir şekilde; Bahattin’in minimalist olmasıydı. Zaten Bahattin’in hayatı çok da şaşırtıcı olmayan şeylerle doluydu. Doğru bir tabir olur mu, bilinmez; fakat Bahattin “düz” bir adamdı. Bunu bir zaaf olarak nitelendirebilir miyiz, bilinmez. Bazıları bunu zaaf olarak nitelendirebilir, bazılarıysa nitelendirmez. Ancak herkes tarafından bir zaaf olarak nitelendirilebilecek bir özelliği ise, yok değildi. Bu ise, ona yöneltilen bütün fikirleri düşünmeden reddetmesiydi. Eğer biri mutlu olduğunu söylesre, Bahattin mutsuz olduğunu iddia ederdi. Biri yaşadığını söylerse, Bahattin aslında kimsenin yaşamadığı iddiasında dahi bulunabilirdi. Bu, belki de ölesine “düz” olan hayatını biraz şekillendirmek amaçlıydı, bilinmez.

Yeni bir eve taşınıyordu, Bahattin. Bunun için şehirden oldukça uzakta olan bir markete gitmişlerdi. Bu market, nispeten ucuzluğu, labirent düzenli yapısı ve çok kötü olmasına rağmen iyiymiş gibi davranılan yemekleriyle bilinirdi. Oradan çıkmak, labirent düzeni sebebiyle, oldukça zordu ki; insanlar ölmesin diye ve bittabii para kazanmak amacıyla, oldukça alakasız bir şekilde bir lokantası vardı.

Samim ve Bahattin, çıkışı bulmakta oldukça zorlanacakları bu markette dolaşırken ilginç bir şekilde listelerinde olan mobilyaların olduğu kısma gelmeyi başarmışlardı. Samim’in gösterdiği bir kitaplık, Bahattin tarafından ‘gereğinden büyük’ olduğu gerekçesiyle reddedildi. Samim bir kitaplığın zaten küçük olamayacağını, kitapların fazlalığı ile doğru orantılı bir şekilde büyük olmasının gerektiğini belirtti. Bahattin ise kitap okumadığını söyledi. Öyleyse neden kitaplık alması gerekiyor ki, diye düşündü Samim. Sanki zihin okurmuşçasına, okumasa da hava atmak için birkaç kitabı olduğunu söyledi, Bahattin. Bu bile oldukça sıradandı ki!

“Peki, bu televizyon ünitesine ne dersin?” dedi, Samim.
“Çok büyük.” diye karşılık verdi, Bahattin.

Hiç kuşkusu yok ki, alışveriş yapmak için oldukça zor biriydi.

“Neden her şeyi küçük istiyorsun?” diye sordu Samim.
“Yerim yok.”
“Minimalist olmayasın?”
“Hayır, kesinlikle değilim. Yerim yok.”
“Herkes sana, Minimalist Bahattin, diyor, biliyorsun değil mi?”
“İnsanların ne düşündüğünü ne zaman önemser oldun?”
“Bence, sen minimalistsin.”
“Hayır, yerim yok.”

Bahattin’in minimalist olduğu bir gerçekti. Fakat bu noktada yerinin olmadığı da bir gerçekti. Minimalist olduğu için oldukça küçük bir ev satın almıştı. Yatak odası, salon ve mutfaktan oluşan bir odası ile içinde tuvaleti de olan bir banyodan başka hiç odası olmayan bir evde kalacaktı. Bu da alabileceği eşyaları oldukça kısıtlıyordu. Bu yüzden hiçbir şey alamadıkları mağazayı, oldukça zor bir şekilde terk ettiler.

O gün, her günden farklıydı. İlk bakışta, Dünya her zamanki düzeninde ilerliyor gibi gözüküyordu. En azından, yeryüzünde herhangi bir değişiklik yoktu; ancak gökyüzü bu günü özel kılıyordu. Yeryüzü, her gündü; gökyüzü, o gündü.

“Ahh, ne kadar da güzel bir gün!” dedi Samim.

Hiç kuşkusuz, gökyüzünün büyüsüne kaptırmıştı kendini. Bahattin ise, bir anlığına sebebini anlayamadığı bir şekilde karşısında kendisini görür gibi oldu. Sanki biri ona “Ne kadar kötü bir gün!”, demişti. Çünkü bunun olma olasılığı, Samim’den böyle bir cümle duyma ihtimalinden daha yüksekti. Aslına bakılırsa, bir uçak kazasının olasılığı bile Samim’in böyle demesinden, böyle hissetmesinden daha yüksekti.

“Sen… Sen, iyi misin Samim?”
“Bugün çok iyiyim!”
“İlginç! Bu pek görülmez.”
“Şu gökyüzüne baksana Bahattin: iki tane gökkuşağı var! Kuşlar etrafta uçuşuyor, cıvıldıyor. Şehirden uzaklaştık. Nereye baksak yeşil! O çirkin beton yığınları uzakta kaldı. Durmaksızın süren, tatlı bir esinti tenimizi okşuyor. Şu oyun parkına bak! Çocuklar, yüzlerine yerleştirdikleri gülücükleriyle bir oradan bir buraya koşuyorlar. Tanrım! Keşke sadece bugünü yaşasam!”

***

“Samim… Samim… Kalksana!”
“Ha?!”
“Uyan! Vantilatör açık, bir yerin tutulacak. Sonra başımın etini yiyeceksin.”
“Ha?!”
“Uyan Samim! Gözyaşlarını yıka!”

Zorlukla açtı gözünü, Samim. Etrafını kolaçan etti. Hiç kuşkusuz, Bahattin’in evindeydi. İki adet tekli koltuğun birinde oturuyordu. Vantilatör ona doğru dönüktü. Boynunda ufak bir sızı hissetti. Elini yanağına götürdü. Gerçekten de, gözyaşları yıkaması gereken kıvama gelmişti. Bu, çok rastladığı bir durumdu. Sürekli ağlardı. İstemsiz. Sebepsiz. Uyurken bile ağlardı!

Aceleyle kalktı yerinden. Bir pencere aradı gözleri. Fakat Bahattin’in evinde pencere de yoktu. Duvara monte edilmiş ufak bir kitaplık vardı. İçerisinde üç tane kitap vardı. Televizyon yoktu. Küçük bir buzdolabı vardı. Bulaşık makinesi yoktu. İki tekli koltuk vardı. Duvara monte edilmiş katlanabilir bir yatak, iki kişinin sığmakta zorlanacağı bir yemek ‘masacığı’ vardı. Pencere yoktu. Pencere nasıl olmazdı!? Bu sayede perdeden kurtulmuş olmalıydı Bahattin. Çakal Bahattin!

Kafa karışıklığına son verdi, Samim. Hemen evin kapısını açıp binanın penceresine doğru koştu. Gökyüzüne baktı. Değil iki, bir tane bile gökkuşağı yoktu. Sonu rüya çıkan o bayağı romanlardan birinin karakteriymiş gibi hissetti kendini. Hiç kuşkusuz, Bahattin de kesin öyle bir romanın karakteri olurdu.

Karamsar düşünceler zihnine saldırıya başlamışken telefonunun sesiyle irkildi. Arayan Bahattin idi. Evden alelacele çıkması sebebiyle aramış olması, yüksek ihtimaldi. Peşinden kapıyı açıp bakmayı akıl edememesi ise, daha yüksek olasılıktı. Telefonunun zil sesi düşüncelere dalmasını engelledi. Karakterine çok uygun olarak Radiohead sevdalısıydı. Zil sesini de bir Radiohead şarkısı yapmıştı. Çalan sesi dinlemeye koyuldu:

Wake
From your sleep
The drying of
Your tears”

Derin bir nefes aldı. Aramayı reddetti. Eve dönüp kapüşonlusunu aldı. Bahattin’e hiçbir şey söylemeden evi terk etti. Cebinden çıkarttığı kulaklıklarını taktı. Kapüşonunu kafasına geçirdi. Telefonundan aynı şarkıyı açtı. Ellerini kapüşonlusunun kanguru ceplerine yerleştirdi. Kalabalığın arasına karışarak gözden kayboldu.

Breathe
Keep breathing
Don’t loose
Your nerve
Breathe
Keep breathing
I can’t do this
Alone

Sing
Us a song
A song to keep
Us warm
There’s
Such a chill
Such a chill

You can laugh
A spineless laugh
We hope your
Rules and wisdom…”

Fatih Emre Öztürk

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: