Benden Geriye Kalan

Geçmiş bana baktı. Bir an için öylesine dostane baktı ki onu tekrardan sevebileceğimi sandım. Ona baktığımda bakışlarında acıyı ve dehşeti gördüm. “Git.” dedi keder dolu bakışlarıyla. “Git ve sakın arkana bakma.” Acı, keder, elem, pişmanlık… Bir an için onun sözlerine uyup gitmeli miyim, diye düşündüm. Gidemezdim, dönemezdim, kalamazdım da. Öylece durdum.

Gelecek baktı bana. Öylesine berrak, öylesine belirsizdi ki bir an için ona güvenebilir miyim, diye düşündüm. “Gel.” dedi. “Gel, kurtulalım. Öncesini sil, kederi, pişmanlıkları sil. Sil ki kurtulalım.” Bana öyle bir baktı ki gerçekten her şeyi silebileceğimi düşündüm. Silemezdim, yok sayamazdım, öylece bırakamazdım da. Öylece durdum.

Geçmişe çevirdim başımı. Öylesine acı doluydu ki bakışları onu kucaklamayı, sahip olduğu her şeyi ile bağrıma basmayı düşündüm. Geçmişe geri dönersem gelecek paylaşır mıydı benimle umudunu? Peki ya, geçmişi terk edersem? Bana söylediği gibi öylece çekip gitsem geriye ne kalırdı bana?

Gelecek seslendi şimdi de. “Her şeyimle seni bekliyorum.” dedi. “Henüz hata yapılmamış bembeyaz bir sayfa vadediyorum sana.” Tüm belirsizliğiyle baktı bana, tüm belirsizliğiyle konuştuğu gibi. Öylesine inandırıcıydı ki geride bıraktıklarım aklıma gelmeksizin gitmeyi düşündüm. Arkama bakmadan, düşünmeden, öylece gitmeyi…

Gitmedim. Gidemedim. Ancak dönmedim de. Dönemedim.

Tüm benliğimle geçmişi kucaklamaya hazır değildim. Tüm belirsizlikleriyle geleceğe güvenmeye de hazır değildim. Ya onlar tehditkardı ya da ben korkaktım. Ama ne önemi vardı ki? Öylesine çaresiz, öylesine hissiz kaldım ki, bir an için yok olabilirim sandım. Öyle ki ruhum bedenimden ayrılıp hudutsuz gökyüzüne yükselseydi belki de daha az canım yanardı. Canımı yakan geçmişin kederi miydi? Yoksa geleceğin belirsizliği mi? Bilmiyordum. Öylece durdum ben de. Hissetmeden, düşünmeden, ihtimallere kulak vermeksizin durdum sadece.

Kayboldum.

Kendi düşüncelerimde kayboldum. Sınırsız ihtimaller arasında kayboldum. Geçmişin sırlarında, geleceğin belirsizliğinde kayboldum. Zihnimin amansız seslenişlerinde kayboldum. Zamanda kayboldum. Karanlıkta kayboldum. Korkularımda, pişmanlıklarımda, geçmişimin kederinde kayboldum

Unuttum.

Geçmişimi hatırlarken kendi yüreğimin ne kadar küçük olduğunu unuttum. Geleceğimi hayal ederken hudutsuz gökyüzünü sığdırmaya çalıştığım kalbimin ne kadar küçük olduğunu unuttum. Etrafımı saran gölgeler karşısında umut etmeyi unuttum. Belki de sahip olduğum benliğimi unuttum.

Unutmak istedim bazen.

Pişmanlıklarımı, kabuslarımı unutmak istedim. Kimi zaman korkularımı kimi zaman en derinlerimde barındırdığım kaygılarımı unutmak istedim. Peki ya, unutsaydım? Daha iyi bir “ben” mi çıkardı ortaya? Yoksa ben “ben” olamaz mıydım artık?

Elimi nereye atsam boşluk şimdi… Hiçlikten korkuyorum. Kaybolmaktan, daha da fazlasını unutmaktan, yaşayamamaktan, bazen de karanlıktan korkuyorum. Kendim hariç kendime ait olan her şeyi kaybettim. Umudumu bile… Artık sadece ben varım.

Geçmişi affetmiyorum henüz. Fakat ne zaman affedeceğimi çok iyi biliyorum. Henüz geleceğe de güvenmiyorum. Ancak ne zaman güveneceğimi biliyorum. En büyük korkum ise geç kalmak veyahut geçmişte kalmak. Korkularımla kabul eder mi beni gelecek? Kaygılarıma rağmen bırakabilir miyim geçmişimi?

Bilmiyorum. Belirsizliklerle çepeçevre sarılmış zihnimi dinliyor, ona kulak veriyorum. Tüm bu belirsizliklere rağmen ilerlemeye çalışıyorum. Ve ileriye gittiğimde, orada, geleceğimde kendi hatalarımla yüzleşmekten korkuyorum.

Tüm bunları geride bıraktığımda geriye ne kalır benden? Korkularımı kaygılarımı, pişmanlıklarımı, geçmişimi geride bırakırsam ne kalır benden geriye? Umutlarımı, hayallerimi, geleceğimi bir kenara bırakırsam geriye ne kalır benden? Ben bu günüm, yarınım, dünüm, geçmişim ve geleceğimle varım. Geçmişi bırakmayacağım, gelecekten de korkmayacağım. Sadece yaşayacağım, cesur, güzel, iyi ve hayat dolu bir biçimde.

Nihayetinde korktuğum tek şey yalnızca, yalnızca kendimi unutmak olacak.

İkra Efsun DALKILIÇ

Apaçık Hissiz

Filmler, kitaplar, hafif müzikler.
Yanmaktan dibini görmüş mumlar, küllenmiş bir tütsü.
Yarım söndürülmüş sigaralarla dolu bir küllük.
Dağınık bir oda.
Dağınık bir kafa.
İçki şişeleri, dibi tortu lekesi tutmuş kadehler.
Bir de şarap lekesini asla çıkaramadığın ekru masa örtüsü.
Ne çok şey eşlik ediyor harika yalnızlığına.
Arkadaşlarına öve öve bitiremediğin o harika mutluluğuna.
Anısı olan bir şarkıda gözlerine dolan o anlamsız gözyaşlarına.
Halbuki ne kadar da memnunsun hayatından.
Çiçek açtığı güne şahit olduğun o bitkiyi bile gözünün içine baka baka sulamayıp da kurutmadın mı sen?
Seni sevdiğini söyleyen her insana gülümseyip de geçmedin mi?
Alay etmedin mi elini tutmak isteyenlerle?
Öyle büyük ki şu hayata duyduğun nefret,
Kendine verecek bir yudum suyun, kalbine verecek tek bir sevgi zerren dahi yok.
Güneş batıyor, güneş doğuyor.
Her sabah lanet ederek kalkıyorsun sızıp kaldığın o yataktan.
Günler ise çekiştire çekiştire inadına takip ediyor birbirini.
Sen inadına geri itiyorsun pencerenden giren sabah güneşini.
İnadına çekiyorsun evinin tüm perdelerini.
Kuş sesleri odana dolmasın diye müziğin sesini sonuna kadar açıyorsun.
Rüzgarı hissetmemek için kalın giyiniyor, kimseyle 3 kelimeden fazla konuşmuyorsun.
Hissiz bir cesedi her gün işe götürüp getiriyorsun.
Kapını kilitlemiyor, çekip çıkıyorsun.
Önemi yok çoğu şeyin.
Apaçık hissizleştin sen. Tamamen uyuşturdun ruhunu.
Artık ağlayamıyorsun da.
Öyle dolusun ki, taşmana bile müsaade etmiyorsun.
Sadece eşlik ediyorsun gün be gün ruhunu yiyip bitiren bu parazite.
İçindeki duyguları her gün biraz daha eriten bu aside.
Aynaya bakmak istemiyor, asla gülümsemiyorsun.
Bir gün bitecek, neyin varsa yitireceksin.
Elindeki tüm elleri bırakacak, eteklerindeki tüm taşları dökeceksin.
Omuzlarındaki yükler altında ezilecek, olduğun yerden kalkamayacaksın.
Merak etme, daha da kötü olacak her şey.
Düştüğünde kalkmak isteyecek, bacaklarında asla bir güç bulamayacaksın.
Düşecek, kalkacak ve daha sonra tekrar düşeceksin.
Sen tüm bunları yaşamana rağmen yeniden, yeniden ve yeniden başlayacaksın.
Gözyaşların öyle güzel akacak ki o badem gözlerinden yanaklarına, kalbine bambaşka bir yol açılacak.
Ruhunu yıkayacak, tertemiz olacaksın.
Ve öyle güzel kalkacaksın ki bitti dediğin yerden.
Artık sen güneş gibi doğacaksın yüzüne bakan her insanın umutsuz hayatına.

Funda Güveç

BABAYA MEKTUP’TA “BABA” OTORİTESİNİN SEBEP OLDUĞU SORUNLAR

Sarsılmaz bir güç olarak çocukluğumuza damga vuran figürlerin başında yer alır baba. Bizim babamızın herkesin babasından daha güçlü olduğunu sanır, onun dediği her şeyin doğru olduğunu düşünürüz. Bu oteriteye karşı gelmek ise düşünülemez bir şeydir çocuklukta. Fakat yaşlar ilerledikçe bu güç, bu oterite deli akan kanın etkisiyle rahatsız edici olmaya başlar. O sarsılmaz otorite artık sorunlara sebep olmaktadır. Bu temayı derinlemesine işleyen ve bu sorunun çok geniş bir yelpazeye yayıldığını kanıtlayan bir eser ise Franz Kafka tarafından kaleme alınmış.

Franz Kafka tarafından babası Hermann Kafka’ya iletilmek üzere yazılan ve şimdilerde Babaya Mektup adı altında ellerimize ulaşan bu mektup Herman Kafka’ya hiç ulaşmamış. Modern edebiyatın en yetkin yazarlarından sayılan Kafka, Babaya Mektup’ta babasının oteritesi karşısında ezilişini ve biraz da olsa özel yaşantısını anlatıyor. Bu anlatıyı ise Kafka’dan farklı olarak iki farklı bölüme bölmek mümkün olacaktır. İlk bölümde babasının kişiliğini derinlemesine incelerken aynı zamanda Hermann Kafka’nın, Kafka’yı nasıl Franz Kafka haline dönüştürdüğüne de parmak basıyor. İkinci bölümde ise Hermann Kafka’yı yoğun bir şekilde suçlanmaya başlıyor. Genel olarak şikayetçi bir dille yazılan bu mektuptaki şikayetlerin aksine, Franz kendisini Franz Kafka yapanın babasının otoriter kişiliği olduğu fikrinden kaçınıyor. Babasının yönteminin tartışılırlığı bir tarafa, Franz Kafka’nın psikolojisinin babasının otoriter kişiliği karşısında verdiği savaş aynı zamanda Franz’ın kişiliğini ve bakış açısını şekillendiriyor.

Babasının otoritesinin gücünün fark edilmesi ile başlamak doğru olabilir çünkü bu birçok sorunun başlangıcına sebep olacak olaylar zincirinin ilk halkası olacak. Franz daha çocukken, her çocuk gibi, babasının fiziksel gücünden etkilenişini ve bunun yarattığı düşünceleri anlatıyor:

“Ben sıska, güçsüz, ince; sen güçlü, iri, geniş. Kendimi acınası bir halde görürürdüm, üstelik yalnızca senin önünde değil, tüm dünyanın önünde, çünkü sen benim için her şeyin ölçütüydün.” (Kafka 2013: 21)

Kafka her çocuk gibi babasını çok güçlü buluyor. Bu babasının her şeyin ölçütü olduğu görüşüyle birleşince Kafka’nın kendisine acımasıyla sonuçlanıyor. Daha sonraki bölümde babasının koltuğundan dünyayı yönetişine değinen Kafka, babasının güçlü ve otoriter durumundan etkisiyle kendisini zayıf hissederek başlamış yaşamaya.

İlerleyen yaşlarında babasının otoriter varlığı, kanı daha da deli akmaya başlayan Kafka’yı iyice rahatsız etmeye başlıyor. O dönemdeki her genç gibi yaşadığı dünyanın ideal bir dünya olmadığını düşünmeye başlıyor ve babasından uzak bir dünya hayal ediyor:

“…tüm diğer insanların, emirler ve itaatten bağımsız, mutlu yaşadıkları üçüncü bir dünya.” (Kafka 2013: 25)

Ütopyasını emirler ve itaatin yokluğuna dayandıran Kafka, babasının otoriter kişiliği karşısında ne kadar şikayetçi olduğunu gözler önüne seriyor. Bu şikayetçiliğin açtığı sorunlardan ise ilerleyen bölümlerde değinmeye başlıyor. Dilini iyice şikayetçi bir keskinliğe ulaştıran Kafka, kalemini acımadan babasının bedenine saplıyor.

“Senin karşında kendime güvenimi kaybettim, onun yerine sınırsız bir suçluluk bilinci geçirdim. Başka insanlarla bir araya geldiğim zaman, bir anda değişemiyordum…”(Kafka 2013: 45)

“Genel olarak kendimi kesinlikle kurtaramadım senden.”(Kafka 2013: 45)

Kişiliğini olumsuz bir yönde şekillendiren ana etkenin babasının otoriter kişiliği olduğunu ileri süren Kafka, hayatının her döneminde bundan acı çektiğini ve hayata tutunmakta zorlandığını dile getiriyor. Bu etkinin ne kadar olumsuz bir sonuca yol açtığı ise tartışılabilir. Birisi Franz’ı Franz Kafka yapan şeyin bu olduğunu söylese, Franz Kafka’nın(elbette yaşıyor olsa idi) bile bunu kabul etmemekte zorlanacağını düşünüyorum. Fakat Franz Kafka olmak mı, bu otoriteden yoksun bir hayat yaşamak mı diye sorulacak olursa açıkçası Kafka’nın cevabının ne olabileceğini hayal edemiyorum.

Kitapta bahsedilenlerin yanında, beni okurken rahatsız eden konu ise, tıpkı Leylim Leylim’i okurken rahatsız eden gibi, kendimi Kafka’nın özel yaşantısını deşiyormuş gibi hissedişim oldu. Her ne kadar Kafka’nın isteği ile basılmış bir eser olsa da ben bu tarz eserlerin basılmasını doğru bulmuyorum. Fakat kitapta anlatılanları basitçe söylemek gerekirse, Kafka Babaya Mektup’ta hayatının her dönemine damga vuran babasının otoriter kişiliğinin yaşantısına olan olumsuz etkisini dile getiriyor. Franz Kafka’yı okumaktan keyif alan kişiler için, Franz Kafka’yı Franz Kafka yapan şeyin ne olduğunu anlamaları açısından okunabilir bir eser diyebiliriz.

Öykü Yelen

KAYNAKÇA

Kafka, Franz. Babaya Mektup. İstanbul: Can Yayınları, 2013

Çiy Tanesi

bir çiy tanesi usulca düşerken güneşin gölgelediği yaprağın gövdesinden, teninin kokusuyla gözbebeklerinde yansımak ister bedenim. ellerinden kalp atışlarını hissederek aşkı yaşamak isterim. ve her cam buğusu gördüğümde kendi adım yerine, adını yazmak.
labirent oluşturan hayallerin imkânsızlığında, imkânına tutunarak kaçırdığım bütün trenlerin gittiği yere ulaşmak niyetim. sokakların sahipsizliğine sığınıp seni elde etmek ve tüm o sahipsiz sokaklarda kokunu solumak…
senin her anında yanında olmak niyetim. ve uçurumun kenarında uzanan bir dal gibi satır aralarıma tutunmanı isterim. çığlık çığlığa acını haykırdığın zamanlarında susarak destelemek seni ve tüm o çığlıklarını kollarımın arasında bastırmak…
çıkmaza düştüğünde en kuytu yalnızlıklardan aşk toplarım senin için. ulaşılamayan bütün aşkların, en tuhaf zerreciklerinden inşa ederim yolunu. kötü bir rüyadan uyanmış gibi girersin yoluma ve güzel bir rüya görüyormuş gibi yürürsün yolumda. kimselerin bilmediği bir zamanda, kimselerin sahip olamayacağı bir sevgiye sahip oluruz seninle.
bir çiy tanesi tan yelinin etkisiyle usulca süzülürken yaprağın gövdesinden, umutlar saçılır kalbimin çevresinden. bir renk cümbüşünün ardından adınla birlikte belirir mutluluk. kaldırım kaldırım aşk gezeriz seninle.
ve bir çiy tanesi usulca süzülürken yaprağın gövdesinde, usulca gezinirsin kalbimde.

Fatih Emre Öztürk

Masal

“Bir varmış bir yokmuş, her zaman başlamayan başlasa da bitemeyen bir masal doğmuş. Bu masal dediğimiz şey, bazılarımızda yeniden, yeniden başlarken bazılarımızda da başlamadan bitermiş. Bunu herkes bilirmiş ama kimseye söylemezmiş. Yıllarca herkesin bildiği ama hep sakladığı sırlardan biriymiş bu. Bütün insanlığın bildiği bu sır da parıltılı camlara defalarca yazılmış da görenler başını çevirmiş.” diye mırıldandı Damla.

Sahafta bulduğu eski bir kitabın iç kapağında yazıyordu bu cümleler. Tekrar tekrar okurken daha bir anlamlandı sanki söyledikleri. “Kelimeler!” dedi. Söyleyeceklerini bilse de şaşırmış bir yüz ifadesiyle gözlerini kocaman açarak, “Ne büyülü nesneler! Mürekkeple, kağıtla da buluşsalar, birinin ağzından da çıksalar öyle.” Sonra hayran kaldığı satırları tekrar okudu içinden.

Okurken kimseye söylemedikleri, söyleyemedikleri geldi aklına, yüzü kızardı. Kimse ona bakmıyordu, ama o sahaftaki büyük kitaplıkların ardına iyice saklandı. İçinde bitmeyen, bitse de başlayamayan bir hikayesi vardı. Çünkü nereye gitse kalbi, beyni onunla geliyordu. Beyninde çakıp düşen şimşeklerin verdiği yangın her seferinde ilk sefer gibi titretiyordu vücudunu.

Birden çok yorulduğunu fark etti. Üstündeki ağırlığın, geçmişinin ağırlığı olduğunu biliyordu. Derin bir nefes aldı, gırtlağındaki yangını göz yaşlarıyla söndürmeden önce. Yaşadıklarından kaçmaya çalıştıkça her şeyin, sahafta bulduğu bir kitabın bile ona “Hatırla!” demesi onu kahrediyordu. Bu tutukluğun geçmesine dair umudu bu kelimelerle bir kez daha sönüp gitmişti sanki.

Gözyaşları beklenmedik bir yağmur gibi boynuna doğru inerken gözlerini kapattı; artık gözyaşlarıyla arınmak bedenine yetmiyordu. Tonlarca gözyaşıyla yıkasa da kalbini, an gelip dönüp dönüp izliyordu, gözünün önündeki film şeridinden olup bitenleri. Artık günden güne daha kirlendiğini hissettiği bu bedenini temizlemek için başka bir arınma yöntemi bulmalıydı. Yaşadıklarıyla, yaşattıklarıyla yüzleşmeliydi. Aynada gözlerine bakmaktan korkarken nasıl yüzleşeceğini düşündü. “İnsan yaşadıklarıyla yüzleşmeye nasıl başlardı?” bu soruyu her fırsatta kendine alelade sormuyordu. Gerçekten merak ediyordu. Kafasında ilk zihnine düşen kelimeleri sıralayıp çaresini yine sözcüklerde aradı. “Anlatmak!” dedi. Kelimeler bazen çare, bazen de ilaç olabiliyordu. İlk önce kendine sonra başkalarına… Sonra “Utanmamak!” diye devam etti. Yıllarca kendinden öyle utanmıştı ki, mutlu olmaktan, üzülmekten daha iyi tanıdığı bir duyguydu, yakasını bırakmıyordu.

“Sonra ne olacak ki?” diye düşündü. Her karar verdiğinde üzerine çöken umutsuzluk ordusu kalbinin tam ortasına oturdu. Utanmak kadar iyi tanıyordu umutsuzluğu. Umutsuzluk denilen şey hastalıklı bir organ gibi hangi duyguya dokunsa hasta ederdi. Ne kadar her seferinde bunun farkına varsa da, umutsuzluk çoktan onun hislerini çoktan hasta etmiş oluyordu. İnsan fakirleşse de mutlu olurdu. Ama ruh fakirleşince, umutsuzluk denilen o yola girince; büyük ikramiye de konsa cebine intihar kadar çekici gelmiyordu gözüne.

Yine içten içe çürüdüğünü hissetti. O sırada elinde sıkı sıkıya tuttuğu kitabın arasından bir kağıt parçası düştü. “Masal bu ya, gökten ışık gibi süzülen bir ses duyulmuş, insanoğlu evvelinde bir günah işledi. Sonra günah işleyerek de o günahtan kurtuldu. Evvelinden bilirdi ki, her eylem bir arınma yoluydu. ’’ Damla okuduğu cümleleri sindirmeyi beklemedi. Kağıt parçasını bir çırpıda kitabın arasına koydu ve aldığı rafa dizdi.

Günahlarıyla arınma fikri her adımda çoğalttı Damla’yı. Bugüne kadar hapsettiği bütün duygularını kafesinden çıkarırken, güçlü ordusuyla birlikte gülümsediler. Birkaç gün sonra kendine işleyecek en uygun günahını buldu. Kafasında kurduğu darağacında her bir yeni günahıyla, ona yapılan kötülükleri astı. Her seferinde günahıyla paklanırken utanma duygusunu hazzın ele geçirdiğinden bihaberdi…

Şerife Irmak

Hiç Başlanmamış Mektup

24 Haziran…

Bugün sana çok daha başka bir ben olarak yazıyorum. Daha büyümüş ve daha çocuk olarak… Kalemimden neler dökülecek diye ben de merak içerisindeyim. Ama şunu biliyorum. Bu yazı seni bir öncekiler gibi üzmeyecek, ağlatmayacak.

Daha yolun başındasın. Ancak yolun sonu gelmiş gibi bir yorgunluk var üzerinde. Milyonlarca adım atmışlık, yolu bitirmenin rehaveti ve bir dolu yük var heybende. Henüz yolun başındasın belki ama geçeceğin yokuşlar, bayırlar ve göreceğin seraplar var aklında. Henüz biriktirmediğin anıları, henüz dahil olmadığın fotoğrafları taşıyorsun göğüs cebinde. Kim bilir ne zaman çıkarıp bakacağın ve tekrar tekrar okuyup her seferinde başka başka anlamlar çıkaracağın bir yığın altı çizili cümlen var. Başındasın hayatın, yolun ama bir o kadar da sonunda. Hem varsın bu dünya denen sonsuzlukta, hem de yoksun bir toz zerresi bile olamayıp. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan insanların, hayatın peşinde kaybettin yaşamayı. Kim bilir nelere kurban ettin nefes almaktan ibaret olmamanın yoğun hissini. Bugünlerde kelimelerin kayıp, yoklar artık. Her şeyin konuşulduğu ama hiç anlaşılmadığı bir yerde bitirdin bütün anlamları. Adına yalnızlık denen bir akıma dönüşmüş, lanet bir yerdesin artık. Çok konuşulan sözcüklerin anlamının yitmesi gibi yitip gitti yalnızlık. Artık üç kişiden ikisinde görülen alelade bir illet bu. Herkes yalnız, doğal olarak bir ehemmiyeti yok kimsenin yalnızlığının. Oysa bir sınava tabi tutulmalı bu iş. Herkes yalnız ama herkes aynı derecede yalnız değil şu hayatta. Kimisi perşembeleri yalnızlaşıyor mesela. Ya da geceleri yalnızlaşan var, çok moda.

Yolun başındasın, demiştim. Yolun sonunda aynı zamanda. İşte kimisi bütün yolları, bütün yokuşları ve bütün düşüşleri ezberler ya. Onlardır yalnızlığa mütemadiyen ve dipten müdavim olanlar. Yalnız olmanın bile moda olduğu şu zamanda gerçekten yalnız kaç kişi kaldık acaba? Gerçekten yalnızlığın hakkını veren kaç kişi var ki? Bütün bu gürültünün ve karmaşanın içerisinde var olmaya çalışan mahluklarız hepimiz. Çok konuşuyoruz ama anlatamıyoruz hiçbir şeyi. Dinlesek de çözülmüyor hiçbir şey ve aslında biliyoruz. Faydası yok susmanın da konuşmanın da… Yine de durmadan yorulmadan anlatmaya devam ediyoruz bütün her şeyi. Küçücük bir kafese mahkûm bir kuş gibi çırpınıp duruyoruz ve kafamız her seferinde başka bir yerine çarpıyor dünyanın. Soluklanmak için dayandığımız dağlara bile güvenin olmadığı, tüketen ve aslında tükenen varlıklarız. Ne elimizdeki yetebilir ne de elimize geçmeyen sonsuzlar. Kazandıkça kaybedip kaybettikçe kazanıyoruz hayatı. Sessizce tükenen bir yığının arasında bulunmayı bekliyoruz da hiçbir şey bulamıyoruz. Neden diye sormanın manası kalmadı artık. Bütün soru işaretleri noktaya bıraktı kendini çoktan. Ve sen göğüs cebinde saklı yaşanmamış anıların fotoğraflarıyla küçük bir kız çocuğusun. Yolun başındasın belki ama yol hep çok benziyor öncekilere. Başından belli oluyor kanayacak yerlerin. Nerelerde düşeceğin ve hangi tümseklerde zorlanacaksın belli aslında. Hiçbir ağacın, hiçbir gölgen yok dayanmaya, dinlenmeye… Ve hiçbir şarkı saramaz yaralarını. Hiçbir şiir yetemez gözlerini kurutmaya. Altını çizdiğin satırlar bile gelemez peşinden. Sanki bir tek senin üzerinde yağmur bulutları… Bırakılan her bir damla seni ıslatmak yerine kanatıyor. Ve sen yürüyorsun. Başka hiçbir yolu yürümediğin gibi… Ancak attığın adımları atan o ayaklar hep aynı tempoyu tutuyor. Ve sen hep aynı yerde düşüyor, hep aynı şarkıyı mırıldanıyor, aynı yerin altını defalarca çiziyor, çiziyor, çiziyor ve yeni baştan aynı kitabı okuyorsun. Ve her bittiğinde yol, ilk seferki kadar çok ağlıyorsun. Ve sen yolun başındasın. Henüz çok başında. Ancak bir o kadar da sonundasın her şeyin… Bitti sanılan her şeyin bitip gitmediği anları not ediyorsun zihnine. Son sandığın başlangıçlar içinde bunalıp aynı yerde durduruyorsun şarkıyı. Kalemin hep aynı satırları yazıp, yazıp, yazıp karalıyor. Dedim ya her şeyin başındasın ama en çok da sonunda…

Sibel Erbil

Fiziksel Etki

Seni görünce dört nala koşmaya başlayan kalbimin
Bir tarifi yok.
Susan dilimin,
Hızlanan soluğumun,
Kelebeklerin hücum ettiği karnımın
Bir tarifi yok.

Işık görünce kilitlenen tavşan gibi bakan o gözlerimin
Açıklamasını yapamam.
Titreyen ellerimin,
Freni boşalmış kamyon gibi, kendimi yere yığacak olan bacaklarımın dahi
Bir tarifi yok.
Konuşmaya başlayınca incelen sesimin,
Sert durmaya çalışan o şapşal yüzümün bile
Bir tarifi yok.
Kendi kendilerine bir haller oluyor onlara da.
Zaptedemiyorum, anlayamıyorum bir türlü.
Ya da anlamak istemiyorum.
En iyisi bir anlam yüklemek istemiyorum diyeyim.

Olmayacak duaya amin denmez, bilirsin.
Dememeye çalışıyorum.
Ama nedense ellerimi hep yüzümde buluyorum.
Benden sana dost, senden bana yar olmaz, biliyorum.
Karşılaşınca bütün işlevlerini unutan,
Savsaklayan vücuduma bunu tekrarlayıp duruyorum.
Duymuyor.
Duyuramıyorum.
Ama şunda kararlıyım.
Madem ki senden bana yar olmayacak,
Madem ki bu salaklaşmış vücudumu normale döndüremeyeceğim.
Ben de seni kendime şiir yapacağım.

Her kelimesinde bu etkiyi hissettiğim şiir.

Funda Güveç

İnsanın Pandemi Hali

Bazenlerin, keşkelerin, öncedenlerin sıkça kullanıldığı bir zamanda yaşıyor insanoğlu. İstemese bile yapmak zorunda olduğu, istese de yapamayacağı tezatlarla dolu yeni bir dünya şimdiki zaman. Onca kısıtlamanın arasından yeşertmeye çalıştığı, bir o kadar da ruh sağlığını sağlam tutmaya çalıştığı bu dönemde en çok cebine koyduğu şey empati değil de ne? Kaldırımlar arasına sıkışıp kalmış bir çiçeğe de, hapsettiği kafesteki kuşunu da daha bir duygusal bakıyor. Kendi başına gelmeyince normal olan şeylerde şimdilerde gözleri doluyor.

Hal böyleyken hiçbir umutsuzluğa tahammülü de yok. Onca zamandır almaya alışkınken bir şeyler vermek, hem de bunu ruh sağlığından yapmak çoğuna fazla geliyor. Güzel şeyleri gözünün içine kadar sokup onlarla mutlu mesut yaşamak derdinde bu tezat dünyasında. Daha çok empati yapacak şeyler arıyorken gözleri, bir parça umutta getirsin istiyor. Sosyal yaşantının neredeyse sıfır olduğu bu dönemde bu beklentiyi fazlaca filmler, müzikler ve kitaplarla karşılıyor. Başka ne var ki elinde? Girdiği, girmek zorunda kaldığı yeni sistemde ve yeni dünyada “Sanat insan içindir!” sözüyle doldurup boşluklara da “İnsan sanat içindir!” sözünü koyu, hepsinden bir fırt daha çekiyor içine. Oksijeni bilgi, kültür kokuyor bu dünyanın ama içinde içi keşkelerden çürümüş insanlar var!

Sürekli tahrip etmeye alışmışken, tahrip ettiklerini kendi haline bırakıp bedenine bir şeyler ekme çabasına giriyor bu seferde. Kültürlenmek zorunda bırakıldığı, hatta bir nebzede zehirlendiği bir dönem şimdiki zaman. Kendi haline bırakılınca da olmayan bir şeyler var fark ediyor ama adını koyamıyor. İnsanın diğer canlılardan üstünlüğünün elinden alındığı bu dönemde yeni bir canlı türü yaratıyor içinde. Neydi bu üstünlük? Tabii ki sosyalliği. Yeni insan türü daha kültürlü , daha bilgili ancak asosyal, öfkeli ve içten içe bitiyor. Bir de pandemiyle birlikte bir hastalık daha peydahlıyor içinde, eskiye özlem… Ne yapsa yetmeyen bir benliğin içinde. Çünkü eskisinden yeni bir yaratmış, ama ne yapsa eskiye özlemi bitmiyor. İçinden çok iyi bildiği kelimelerle anlatmak istiyor kendini. Bu sözler bile eskiye özlemin bir belirtisi…

‘’Ne yapsan olmuyor gözüm
Terketmiyor bizi hüzün
Bir macera yaşamak dediğin
Küçük zamanlar harmanı
Sevildiğin, üzüldüğün

Hatırlamaktan ibaret
Hatıralar nihayet
Tesellisi çok zor sözün’’

Şerife Irmak

Monteigne ve Rand Karakterlerinden “Ben’in Mükemmelliği” Doktrini

Ayn Rand, “Kendi kişiliğinizin kıymeti uğruna mücadele edin. Kendi gururunuz uğruna mücadele edin. İnsan tabiatının özü olan hükümran ve rasyonel zihniniz uğruna mücadele edin. Ahlakınızın yaşamanın ahlakı olduğuna, mücadelenizin, yeryüzünde var olmuş her başarının, her kıymetin, her yüceliğin, her güzelliğin, her iyiliğin mücadelesi olduğunu bilmenin verdiği mutlak güven ve dürüstlükle mücadele edin.” der, objekvivizm adını verdi düşünce sistemini daha aydınlatıcı bir hale büründürmek için. Rusya’da doğup Amerika’da yaşayan ve ölen Rand, bireyciliği, “ben”in mükemmelliğini savunarak yirminci yüzyıla büyük bir iz bırakmıştır. Rand’ın aklımda bir kere daha canlanmasına sebep olan şey ise okuduğum bir deneme kitabı oldu. Stefan Zweig tarafından kaleme alınan “Monteigne” isimli biyografik denemede aktarılan Monteigne’in “ben” ve “özgürlük” düşkünlüğünün birleşiminin, Rand’ın liberteryen bir bireycilik anlayışını olağanüstü bir ustalıkla kaleme aldığı “Atlas Silkindi” kitabındaki Hank Rearden, John Galt ve Dagny Taggart gibi karakterlerin yüce benliklerine duydukları hayranlıkla olan ortak noktası ise beni bu yazıyı kaleme almaya itti.

Stefan Zweig’in dünyanın en iyi biyografi yazarlarından biri olarak anılmasına yardım eden eserlerden biri de kuşkusuz Monteigne kitabıdır. Türkçe’ye çevirisi Ahmet Cemal tarafından yapılıp Can Yayınlarından Türkiye coğrafyasında soluk alan ve Türkçe bilen insanlara sunulan bu kitap ise adından da anlaşılacağı üzere Monteigne’in hayatına ışık tutuyor. Asil olmasa da varlıklı denilebilecek bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Monteigne’in, asker olan babasının titizliğiyle kaliteli bir eğitim sonucu hümanist bir düşünceye uzanan çocukluk ve gençlik dönemlerini anlatarak kitaba başlayan Zweig, babasının ölümünden sonra Monteigne’in yaşantısındaki değişiklikleri de çok iyi bir şekilde aktarmış. Fransa’nın zor dönemlerinde yaşayan Monteigne’in ara sıra devlet görevlisi olarak çalışmış olmasına rağmen her zaman kendi özünün, benliğinin hayranı olması sebebiyle hümanist yaklaşımına karşın bu görevi isteksizce yaptığı söylenebilir.

Ayn Rand’ın kitabı ise üretimi yapan ve ülkeyi kalkındıran kişilerin her zaman bencillikle suçlanması durumuna işaret eder. Kitabın özünde aktarılan düşüncelerden biri de fabrika sahiplerinin işi yapanın işçiler olmasına karşın işçilerden daha çok para kazanıyor olmasının yanlış olduğu düşüncesinin yanlış olduğudur. Buna karşın Rand, asıl işi yapanların fabrika sahipleri olduğunu söyler. Bunu göstermek amacıyla da romanında üretimi yapan kişilerin birer birer ortadan kaybolması sonucu ülke ekonomisinin çöküşünü, dolayısıyla ülkeye hakim olan kaosu gözler önüne serer. Bu düşünceyi aktarırken oldukça başarılı ve dikkat çekici karakterler oluşturmayı başaran Rand’ın en dikkat çekici karakterleri ise; ortadan kayboluşların sebebi olan John Galt, ailesi tarafından sürekli bencillikle suçlanan ve bu suçlamalardan bıkıp kendisini aile yaşantısından arındıran Henry Rearden ve ailesinden kendisi ve abisine kalan, abisinin “hatırla” çöküşe ittiği demiryolu şirketini “çalışarak” kurtarmaya çalışan ve abisi tarafından bencillikle suçlanan Dagny Taggart’tır.

Ayn Rand’ın objektivist karakterleri ile Zweig tarafından nakledilen Monteigne karakterinin ortak noktasının en belirgin birleşim noktasının ise Monteigne’in kendisini şatosuna kapattığı yaşam dönemi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Monteigne’in yaşantısının büyük bir bölümünü kaplayan düşünce, Monteigne’in kendisi olma isteğiydi. Bu isteğe ulaşabilmek adına yanına sadece en sevdiği şeyleri aldığı bir şato yarattı. Monteigne bu şatoda kitap okudu, dışarıyı gözledi, babası olacağı türün eseri olan “Denemeler”i kaleme aldı. Bu dönemde ailesinden oldukça uzaklaşan Monteigne’in bu davranışının “bencilce” olduğu söylendi. Rand’ın Rearden karakterinde de Monteigne ile bu açıdan bir benzerlik kurulabilir. Kendi alaşımı olan Rearden metali piyasaya sürdükten sonra yoğunlaşan işini ve bu işteki varlığını önemseyen Rearden’in işteki saatlari yoğunlaşır. Eşinin ve annesinin isteklerini karşılamakta zorlanır. Bu zorlanmanın temelinde de umursamama duygusu yer alır. Rearden’in umursadığı tek şey, kendisinin işidir. Eve geldiği nadir anlar ise onun için tam anlamıyla felaket olur. Eşinin çarpıttığı sözler ve annesinin onu sürekli bencillikle suçlaması onun için evde olduğu anları sıkıntıyla arındırır. Bunula birlikte aynı olay Dagny Taggart için de geçerlidir. Bekar olmasına karşın, işini önemseyen ve hatta gecelerinin çoğunu ofisinde geçiren Dagny de yaşantı olarak Monteigne’e oldukça yakındır.

Rand’ın karakterleri ile Monteigne’in karakteri arasındaki benzerliğin bu bölümle sınırlı olmadığı da bir gerçek. Şatoda olduğu dönemlerde bazı şeylerden yoksun olduğunu fark eden Monteigne’in yapmış olduğu yolculuk, bu benzerlikte bir başka rol oynuyor. Monteigne’in kendisi için hastalığını göze alarak yapmış olduğu bu yolculuk ve Zweig’in belirtmiş olduğu asistanı tarafından yolculuk defterine yazılan Monteigne’in tercihleri, Rand’ın bir başka karakteri olan John Galt ile benzerlik gösteriyor. Buradaki ufak farklılık ise, Monteigne’in bireyin dünyayı değiştiremeyeceğine inanmasından kaynaklanıyor. Buna karşılık Galt’ın Monteigne gibi çıkmış olduğu yolculuğundaki amacı kendisi gibi insanların öneminin fark edilmesini sağlamaktı. Aslında bunu tek başına yapmaktan ziyade kendi benliğinin mükemmelliğinde ortak bir karara varmış olan kişilerle birlikte yapmaya koyulması yine Monteigne’in düşüncesiyle eşleşebilecek bir davranış olabilir.

Monteigne yaşamış olduğu dönemin zorluğuna, sığlığına rağmen hâlâ tüm dünyada kabul gören bir düşünce olan hümanizmi o dönemden benliğine yedirmesi ve özgürlükçü anlayışa vermiş olduğu önem ile oldukça etkili bir yazardır. Fransa tarihinde de derin izler bırakmış olduğu Zweig tarafından aktarılan Monteigne’in yine Zweig tarafından aktarılan kişilik özelliklerinin ünlü düşünür Ayn Rand’ın yazar sıfatı tarafından kaleme alınan Atlas Silkindi kitabındaki karakterlerle benzerliği ise aktardığım gibiydi. Buna ek olarak, son bir benzerlik eklemem gerekir ise o da şu olacaktır: Zweig tarafından kaleme alınan Monteigne kitabı, tıpkı Ayn Rand tarafından kaleme alınan Atlas Silkindi gibi okumak için ideal bir kitap.

Fatih Emre Öztürk

OKUMALAR

  1. Monteigne, Stefan Zweig, Can Yayınları
  2. Atlas Silkindi, Ayn Rand, Plato Yayınları

Bir Sokak Lambası Altında

Bozuk bir sokak lambasının cızırtısı titretti geceyi. Lambanın ışığı yanıp söndüğünde sessizliğin çığlığı kapladı ortalığı. Kulakları sağır eden, ancak duyulmayan zıtlığın labirentinde dönüp duran o sessiz çığlık… Ayak sesleri duyuldu, bütün sokakta yankılanarak paylaşıldı diğer sokaklarla. Alışkın olduğu yolları tek tek yoklar gibi emin ve sakin adımlarla sokak lambasının altında durdu, Füsun. Topuk sesleriyle, yoklamasını alır gibiydi gecenin. Sokak lambasının ritmik yanıp sönen ışığı kırmızı rugan ayakkabılarını aydınlattı. Kafasını kaldırıp karanlık göğe baktı. Kocaman iç çekti. Göğsüne dünyanın oksijenini doldursa, rahatlamazdı göğüs kafesi. Öyle ki, ciğerlerini dolduran, her seferinde taştı taşacak dediği koca bir deniz vardı, içinde kulaç atamadan her seferinde boğulduğunu hissettiği, ölü dalgaların içine içine vurduğu o kocaman deniz. Bazı zamanlar boğazına kadar geliyordu, yutkunarak yolladıkça tekrar tekrar çaresiz bırakıyordu bedenini. Bugün de o günlerden biriydi.

Ne çok karanlık görmüştü ömründe. Şu göz gözü görmeyen zifiri karanlık, hepsinden aydınlıktı. Yanıp sönen sokak lambasını o an fark etti. Gülümsedi ama oturup ağlasa daha az acıtırdı.

Bugün de birilerini aydınlatmak için kendini yakmıştı. Karanlık bir şehrin sokak lambası gibiydi ömrü ve başkaları için yanıp tükeniyordu. Ama onun ışığının altından gelip geçenler dönüp bakmıyordu bile. Bencilliğin bölünerek çoğalmasına inat, içinde kalan ışığı ne zamana kadar pay edeceğini merak etti.

Bu düşünce kapladığında beynini “Ah!” dedi. Öyle sessiz söyledi ki bu iki harfi, duyulmadığına emin olduğu halde kulaklarını kapatmak istedi. Kim için, diye düşündü. Ne için, diye devam etti sorular. Bitmeyeceğini bildiği sorularının, cevapları da yoktu. Her gece onu azat ettiklerinde bir sokak lambasının altında sorularına cevap bekliyordu, ışığın kutsallığına adayarak kendini. En büyük özgürlüğünün bu olduğunu düşündü. Dudaklarının içinden gelen o gülümsemeyle kıvrıldı. Başkasının özgürce savurduğu bu bedende yapabildiği tek çılgınlık buydu, bir sokak lambasının ışığında kendini sorgulatmak.

Yanıp söndü sokak lambası… Bu ışık artık ikimize de yetmiyor, diye düşündü. Saat beşe geliyordu, gün birazdan aydınlanacaktı ve sokak lambaları diğer geceye kadar sönecekti. Çantasından sigara paketini çıkarıp bir sigara yaktı. Hava aydınlanmadan, evine kendi karanlığına dönmek için ayakkabılarının şuh sesiyle yürümeye devam etti. Bir sokak lambasından fazlası aydınlatsın istemezdi günahlarını…

Şerife Irmak