“She Moved Through the Fair” Şarkısının Şiirsel İncelemesi

Kıta 1
My young love said to me,
My mother won’t mind
And my father won’t slight you
For your lack of kine.
And she stepped away from me
And this she did say:
It will not be long, Love,
‘Til our wedding day.

Kıta 2
As she stepped away from me
And she moved through the fair
And fondly I watched her
Move here and move there.
And then she made her way homeward,
With one star awake,
As the swan in the evening
Moved over the lake.

Kıta 3
The people were saying,
No two e’er were wed
But one had a sorrow
That never was said.
And I smiled as she passed
With her goods and her gear,
And that was the last
That I saw of my dear

Kıta 4
Last night she came to me,
My dead love came in.
So softly she came
That her feet made no din.
As she laid her hand on me,
And this she did say:
It will not be long, love,
‘Til our wedding day.

“She Moved Through The Fair” geleneksel bir İrlanda halk şarkısıdır. İrlandalıların çoğunluğua göre, Padraic Colum tarafından yazılmıştır. Ancak şarkının Wikipedia sayfasına göre, Irish Times’da şarkının son dizesinin Colum’un duyduğu şarkılardan toplandığı iddia edilir. Şarkının ne zaman yazıldığını bulamadım; ancak Colum’un yaşadığı yıllara göre 1881-1972 yılları arasında yazılması gerekiyor. Bu yazıda eserin konuşma durumunu, ana temalarını ve bunların nasıl ifade edildiğini ve ana temaları ifade etmeye yardımcı olan şiirsel araçların analizini inceleyeceğim. Son olarak, bu makalenin sonunda şarkının şiirsel yönü hakkındaki kişisel görüşümü aktaracağım.

Öncelikle konuşma durumuyla başlamakta fayda var. Ana konuşmacı şiir, şiirsel kişidir. “Genç aşkım bana söyledi” ile başlayan ilk satırdan anlaşılıyor. Şiirin ilk kelimesi olan “benim”, okuyucuların konuşmacının şiirsel kişilik olduğunu anlamaları için bir ipucudur. Ancak şiirin bazı bölümlerinde konuşmacı değişir. Aşık olunanın cümlelerinin alıntıları yeni bir konuşmacı, belki alt konuşmacı yaratır.Yeni konuşmacı, şiirsel kişinin sevdiği kişidir.

“It will not be long, love, ‘till our wedding day.”

“Düğün günümüze kadar, uzun sürmeyecek aşkım” diye yazılan hem 7 hem de 8. satırlardan da anlamak mümkün.Bununla birlikte, yeni konuşmacı ana konuşmacı değil. Şiirde iki konuşmacı olduğu için birden fazla adres olduğu düşünülebilir. Ancak adresi bilinmeyen bir şiirdir.

İkinci olarak şiirin ana temasından bahsetmek yerinde olacaktır. Bu bölümde anlamı vurgulayan şiirsel araçlardan da bahsedeceğim. Şiirin ilk teması düğün.Bu anlamı vurgulamak için şair, nakaratı şiirsel bir araç olarak kullanır. Şiirin hem ilk hem de son mısralarının son iki dizesinde nakarat,

“It will not be long, love, ‘till our wedding day”

“Düğünümüze kadar, uzun sürmeyecek aşkım” şeklinde karşımıza çıkıyor. Ayrıca üçüncü kıtanın başında da düğün teması geçer. Üçüncü dizenin ilk iki satırında şiirsel karakter, “the people were saying, no two e’er were wed” diyor.

Şiirdeki ikinci tema ise “terk edilmek”. İlk dizeden sonra “terk edilmek” teması geçmektedir. Anlamsal alanda da görülebilir. “Eve doğru”, “benden uzaklaştı” ve “geçti” kelimeleri “terk edilmek” temasının anlamını vurgular.

Bulduğum son tema “sevilenin zarafeti”. Üçüncü tema çoğunlukla ikinci dizede yer almaktadır. Bir benzetme şairin bunu vurgulamasına yardımcı olur.

İkinci kıtanın son iki satırında benzetme,

“like the swan in the evening moves over the lake”

“akşam vakti, kuğu, gölün üzerinde hareket ediyormuş gibi” şeklinde görünür.

Şair, sevgilisinin gidişatını kuğunun hareketleriyle karşılaştırır. Ayrıca benzetmede “kuğu” kullanmak, çağrışım olan başka bir şiirsel aygıt yaratır. “Kuğu” nun anlamı zarafettir. Kuğunun hem duruşu hem de hareketleri zarif eylemler olarak kabul edilir. Bu çağrışım, üçüncü temanın anlamını da vurgular.

Özetle, bu şarkının şiirsel tarafıyla ilgili görüşlerimi açıklayacağım. Şarkı umutla başlasa da melankolik bir şekilde bitiyor. Şiirin ilk dizesinde, şiirsel kişinin sevgilisiyle birlikte olabileceğine dair bir umut vardır. Umutların oluşmasına yardımcı olan çizgiler, o dönemki İrlanda sosyal hayatı hakkında bazı ipuçları içeriyor. Üçüncü dizeden sonra, şiirsel karakterin sevgilisi uzaklaşırken umut kayboluyor. Bun noktadan sonra hem gizem hem de melankoli geliyor. Bazı kaynaklar, şarkının orijinal versiyonunda sevilenin ölü olup olmadığının bilinmediğini öne sürüyor. Sevgiliye ne olduğunu ya da ölmüş olup olmadığını bilmemenin bir sefalet yarattığını düşünüyorum. Bu sefalet, şarkıyı güzelleştiren şey olarak gözüme çarpıyor.

Şarkıya buradan ulaşabilirsiniz:

Öykü Yelen

Saç Örgüsü

“Bana tek bir kelime söyle,” dedi Deniz, gözlerini yıldızlardan ayırmadan.

Burak kafasının ardına ellerini koyup çimlere uzanmıştı. Deniz ile kolları birbirine dokunuyordu. Ne dediğini anlamamış gibi dönüp Deniz’e baktı.

“Bana bir kelime söyle hadi! Ben de sana ilk aklıma gelen hikayemi anlatayım,’’ dedi. “Beni tanımak istediğini söyledin. Bunun için bunu yapman gerek”

Burak belli belirsiz kafasını salladı. Yıldızlar oradan gitmeden karar verdi söyleyeceği kelimeye. “Saçların…” dedi. “Çok güzel görünüyorlar. Belki onlara dair benimle paylaşabileceğin bir anın vardır.”

Burak’ın yüzündeki pırıltı ve heyecan Deniz’in yüzünü görür görmez söndü. Hızlıca kafasını gökyüzüne çevirdi. Deniz uzun bir iç çekişten sonra anlatmaya başladı. “8 ya da 9 yaşındayım. Betonun üzerinde, çardağa benzeyen evin girişinde oturuyorum. Betonun verdiği sertlikle popom neredeyse düzleşmek üzere. Bunun acısı ile kıpırdanıp duruyorum. Kafamın içinde sivrisinekler yuva yapmış gibi büyük bir vızıltı var. Gürültü beni korkutuyor, hem de çok. Aynı zamanda üzüyor da. Babam bana dokunuyor, ilk defa. Uzaktan bizi gören, saçlarımı okşuyor gibi anlayabilir. Ne yazık ki durum öyle değil. Babam saçlarımı hevesle aldığı tıraş makinesi ile kesiyor. Kalbim çok kırık. Saçımı okşamasını hayal ederken, tutunacağım dalları budarcasına kesmesi kalbimi kırıyor. Gözlerim doluyor. Korkudan ağlayamıyorum. Korkum dayak yemek falan değil, kendimi açıklayamamak. Neden ağladığımı ben bile anlayamazken başkasına anlatamamak beni içten içe hırçınlaştırıyor her defasında. Anlatmaktansa daha doğrusu anlatamamaktansa susmayı tercih ediyorum. Defalarca deneyimlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki; zorla ağlamaya çalışmak kadar ağlamamaya çalışmak da zor.”

Deniz boğazında büyük bir yumruyu yuttu. Burak ona bakmamaya çalıştı. Yıldızların arasında bir şey ararmış gibi gökyüzünde gezdirdi gözlerini.

“Boğazıma sardıkları havlu ile tıraş makinesinin sesi, beni iş birliği ile öldürmeye çalışıyor sanki. Biri boğazımdan sıkıyor, diğeri ise ölümcül bir tümör gibi beynimde kendine o korkunç sesi ile yer açıyor. Yıllardır gece yatarken kurduğum hayal aklıma geliyor. Geceleri üstümü bilerek açıp uyuduğum anlar bir bir aklıma geliyor. Bir filmde gördüğüm bir sahne bu. Küs olan baba-kız bu şekilde barışıyorlar. Babam yıllardır bana küs gibi davranıyor, belki bu sayede barışırız diye defalarca hasta oldum. Bunları düşünürken kafamdan hızlı bir düşünce geçiyor; “şimdi okşayacak saçlarım da kalmadı,” diye kendimi tutamayıp ağlıyorum. ‘Al götür şu kızını; her yerini saç yaptı,’ diyor babam anneme. Görünmez gibiyim evde. Hıçkırarak ağlamam bile duyulmuyor sanki. Herkes kulaklarını, gözlerini kapatmış da ağızları hiç susmuyor. Saçlarım olmayınca annem tutacak bir şey de bulamıyor, tişörtümden çekiştiriyor. Banyoya itiyor beni. Üstümdekileri çekiştirerek çıkartıyor. Çardaktan farksız olan beton, buz gibi banyo zeminine oturtturuyor. ‘Her yerin saç olmuş, bitmiyor işiniz! Her yer saç olmuş,’ diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. ’Yandım!’ dememle öfkesi daha bir artıyor. Suyun gittikçe sıcaklığı artıyor. Sert banyo lifiyle de beni iyice bir sürtünce vücudumdaki kızarıklık hepten ortaya çıkıyor. Kovadaki son kaynar suları döküp annemin üzerime doğru attığı havluyu sarınıp odaya kaçıyorum adeta. Üstümü hemen giyiniyorum. Sonra saçlarımı taramak için aynanın karşına geçiyorum. Aynadaki kafayı görür görmez gözlerim büyüyor. Gözlerimden akan yaşlara engel olmuyorum bu sefer. Saçtan çok bir yerlerden emanet alınmış kıl yumaklarına benziyor kafamdakiler. Tarağı yere atıp iki elimle uzun uzun seviyorum onları. ‘Bir daha sana kıyamayacaklar, geçti,’ diyorum defalarca. Sonra kanepenin üzerine yatıp dışarıya bakarken uykuya dalıyorum. Uykuya dalarken ellerim hâlâ saçlarımda. Rüyamda upuzun saçlarımla bir ormanda dolaşıyorum. Örgüm o kadar uzun ki ayağıma dolanıyor, düşecek gibi oluyorum. ‘’

Burak gözünden dökülen yaşları Deniz’e fark ettirmeden silmeye çalıştı. Sessizlik uzadıkça, aralarındaki bağ kuvvetlendi. “Deniz bazen bazı şeyler hemen olmuyormuş, hemen anlatılmıyor, dinlenemiyormuş. Seni zorladığım için özür dilerim.” dedi.

Deniz onu duymamış gibi devam etti. “Bellek, bilinçaltında anısı olan her objeyi gördüğünde pusuda bekleyen bir düşman gibi Burak. Hele ki karanlık bir çocukluğun varsa. Bazen belleğini, anılarını çıkarıp gömmek istiyorsun. Anlatmak şöyle dursun, hatırlamak bile seni çileden çıkarıyor. ‘’ Burak toparlanıp uzandığı yerden kalktı ve Deniz’ e de kalkması için elini uzattı. El ele gece yanıp sönen sokak lambasının altında bir görünüp bir yok oldular, çocuklukları sırtlarındaydı.

Şerife Irmak

Küskünüm Yıldızlara

Tenime dokunan serin, rüzgarlı havaya karşı tereddüt etmeksizin yürüyorum geceleyin. Yıldızları arıyorum hudutsuz gökyüzünde. Parlak ve benden oldukça uzak o yıldızları görme umuduyla korkusuzca, kirpiklerimi ıslatan ılık gözyaşlarımla yürüyorum.

Küskünüm yıldızlara.

Beni bıraktılar… Beni öylece, yapayalnız ve kimsesiz bırakarak kaçtılar benden. Sonrasında ise karanlığın arkasına gizlendiler; ışıklarını söndürdüler ve uzaklaştılar benden. Nedenini bilmiyorum. Karanlık ruhuma işlerken yapabildiğim tek şey gökyüzüne bakmak oluyor. Bazen hiçbir şey hissetmiyor, öylece bekliyorum. Kimi zaman ise kalbimi saran o duyguyu anlatacak kelimeleri ararken buluyorum kendimi. Karşı konulamaz üzüntümün karşısında tüm sözcükler, tüm şiirler kifayetsiz kalıyor. Yıldızlar anlardı beni… Şimdi onlar da gitti. Keder ki; en çok yakışan duygudur gözlerime. En azından bir zamanlar öyle söylerlerdi bana.

Nasıl olur da saklar insan üzüntüsünü? Nasıl olur da gizler gözyaşlarını hudutsuz kâinattan? Saklamıyorum artık. Gözyaşlarım kirpiklerimi ıslatıp, yanağımdan süzülürken karanlıkta gizlenmiş yıldızları arıyorum. Ve kimi zaman ise herkesten, her şeyden uzak olan o yıldız gibi yapayalnız hissediyorum kendimi. Öyle ki bu yalnızlığımı ne bir şarkı, ne de bir şiir anlatabiliyor. Öyle ki hüznüm ve kederim kimi zaman bana yoldaş olurken, kimi zaman ise yalnızca gözyaşlarımın sebebi oluyor. Lakin ne ben yorgunum, ne de onlar bıkkın.

Yıldızlar bile karanlığın arkasında saklanıyorken kainatın kederinden, bizler için gözyaşlarımızı saklamak güç olmuyor. Yorulmadan, yüksünmeden, her gün çehremizde beliren o sahte tebessümle… Ancak üstü örtülen yaraların izlerini yüreğimizde taşıyoruz hâlâ. En çok da bu yakıyor canımızı işte.

Gri kaldırım taşlarıyla döşenmiş sokağı aydınlatan cılız, titrek ışığıyla köşede beliren sokak lambasını görüyorum. Sonra da acınası karanlığa rağmen bir ışık görme umuduyla gökyüzüne çeviriyorum başımı. Ne bir ışık var gökyüzünde, ne de bir kuş… Gökyüzü de yalnız bugün. Yıldızlar bir beni, bir de gökyüzünü terk etmiş işte. Ne ben aydınlanabiliyorum onlar olmayınca, ne de gökyüzü. Ama biliyorum ki sabah olacak, gece aydınlanacak, karanlık unutulacak. Ve yine biliyorum ki o yıldızlar bir gün geri dönse bile kimse aramayacak artık onları. Onlar da unutulacak. Karanlıklar aydınlanır daima, güneş doğar ve unutur insanlar… Unutmak ne büyük bir lütuftur. Ben de unuturum, herkes unutur, unutuluruz elbet bir gün. Gözyaşlarımız da unutulur, mutluluklarımız da. Sahte tebessümler de unutulur, içten gelen kahkahalar da.

Unutmak düşündüğümden daha zor, daha karmaşık, daha da elem doluymuş meğer. Bilmiyordum.

Küskünlükler de unutulur, biliyorum. Ben küskünüm yıldızlara. Bir gün unutacak, unutulacak olsam bile küskünüm. Her şey aynı, bir tek yıldızlar yok. Herkes aynı, bir tek gökyüzü karanlık. Suskunum bu günlerde. Kendimi dinlemek, yıldızları aramak ile meşgulüm çoğu zaman. İşitmeyen, görmeyen tüm bu insanların arasında yüreğime kulak verebilecek kadar da hayat doluyum bir bakıma. Her anımı doyasıya, ağlayasıya, gülesiye yaşamak niyetim. Bir gün yaşarsam, gerçekten yaşarsam; gecemi aydınlatan yıldızlardır sebebi. Ve bir gün yıldızları aramayı bırakırsam karanlığın arkasında gizlendiklerini bildiğimdendir sebebi.

Bilmiyordum yıldızların ve göğün bu kadar benden uzak, bu kadar ulaşılmaz olduklarını. Bilmiyordum unutmanın bu kadar güç bir eylem olduğunu. Bilmiyordum yaşamanın böylesine güzel, böylesine umut dolu olduğunu. Öğrendim ki her ne kadar ulaşılamaz, her ne kadar benden uzak olsa bile yıldızlar; umut etmek öylesine güzel, öylesine yaşanılası ki. Umut, insana böylesine kaçınılmaz bir mutluluk bahşederken hayat daha da yaşanılası geliyor.

Ve yıldızlar… Onlar bana yaşamayı, umut etmeyi, ağlamayı öğretti. Beni bıraktıkları için küskünüm onlara; tek kederim, tek hasretim bu.

Efsun Dalkılıç

Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına Mıdır?

Halk arasında benim oldukça garip bulduğum bir inanış vardır. “Dünyanın en zengin insanları servetlerinin bir kısmını fakir insanlara verseler; fakirlik diye bir şey kalmaz” der amcalarımız, teyzelerimiz. Bu düşünce elbette dünyanın sayılı zenginlerinin olumlu sayılabilecek bir yönüne vurgu yapmakta. Ancak Zygmunt Bauman, “Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına Mıdır?” isimli inceleme kitabında bu konuda biraz daha farklı bir düşüncede.

Benim açımdan hiç kuşkusu yok ki söz konusu insanlar olduğunda eşitlikten bahsetmek oldukça güç bir şey. Bauman’ın toplumsal eşitsizlik üzerine verdiği bilimsel değerler bu görüşümü destekler nitelikte. Dünyanın en zengin 1000 insanını düşünelim. Verilere göre, bu 1000 insanın mal varlığı toplandığında ortaya çıkan değer; dünyanın en fakir 2,5 milyar insanının mal varlığının iki katı değerinde. Gözlerin istemsizce fal taşı misali açılmasına sebep olan bu veri, toplumsal eşitsizliğin ne seviyede olduğunu kanıtlar şekilde.

Peki, toplumlarda karşılaşılan bu eşitsizliğin sebebi nedir? Bauman bu soruyu bir kısır döngü ile cevaplıyor. Bauman’a göre, zengin insanların zenginleşmelerinin tek sebebi zengin olmaları. Aynı mantıkla yola çıkan Bauman, fakirlerin fakirleşmesinin sebebinin ise fakir olmalarından geçtiğini söylüyor. Bu düşünce, bana bir arkadaşımla yaptığım konuşmayı anımsattı. Her zaman kendi işinin patronu olmayı arzulayan arkadaşım, bu arzusunu gerçekleştirebilmek için belki de sayısız planla yanıma gelmiştir. Her planının hüsranla yok oluşuna tanık oluşum, beni biraz üzse de, arkadaşımın hayal kırıklığıyla ağzından çıkan isyan, Bauman’ın bu düşüncelerine oldukça paralel. Arkadaşım da Bauman’a benzer bir şekilde “Çok para kazanmak için çok paraya ihtiyacım var.” der. Bu söz, oldukça çelişkili ve hatta mantıksal çerçevede anlamsız bir cümle gibi görünse de, gerçeği, belki de, gerçekten daha iyi gösteren bir ayna konumunda.

Bauman eşitsizliğin, eşitsizliğe olan inanç sayesinde varlığını sürdürdüğüne inanıyor. Bu bağlamda insanları suçluyor. İnsanlar yanlış giden bazı şeylerin farkında değiller ve insanları bu farkındalıktan alıkoyan en önemli etken eşitsizliğin kendisi. Aslında bu konuda Bauman’a katılmanın benim açımdan çok mümkün olduğunu düşünmüyorum. Eşitsizliğin varlığını sürdürebilmesinin tek sebebinin bireysel farklılıklar olduğunu düşünüyorum. Yeterli çaba, yeterli zaman ve yeterli fırsatla eşitsizliğin zincirlerinin kırılabileceğinin düşüncesindeyim. Bireysel farklılıklar bu noktada devreye giriyor. Bazı insanlar yeterli çabayı gösteremezken bazıları işlerine yeterli zamanı vermiyorlar. Bazıları yeterli fırsatla karşılaşamazken bazıları saydığım bu üç unsura dahi erişemiyor. Böyle bir durumda eşitsizliğin toplumsal bir norma dönüşmesi kaçınılmaz sonumuz oluyor. Bu noktada hırs ve rekabetin oldukça önemli olduğu kanısındayım. Ancak Bauman’ın benimle aynı fikirde olduğunu söylemek oldukça güç.

Bauman, rekabet karşıtı konumunda. Rekabetin eşitsizliği oluşturan ve büyüten koşullardan biri olduğu görüşünden yana görünüyor. Hırstan kimsenin faydalanamayacağını dahi söyleyen Bauman’a bu noktada katılmanın imkânsız olduğunu düşünüyorum. Çünkü eşitsizliği engellemenin en basit yolunun hırstan geçtiği görüşündeyim. İnsanların bir şeyleri yapabilmelerinin ilk koşulunun o şeyi istemeleri olduğunu düşünüyorum. İstedikleri şeyleri yapabilmelerinin ilk koşulunun ise hırs olduğu görüşündeyim. Eğer bir şey yapmaya dair istek hırsla harmanlanmıyorsa o şeyin gerçekleştirilebilmesi yalnızca şans gibi dış etkenlerce belirlenebilir. Dış etkenler ise her zaman eşitsizliği destekleyecektir. Bu bağlamda eşitsizliğin önüne dikilecek olan duvarın harcının hırstan yapılacağı kanısına varmak yanlış olmayacaktır.

Her ne kadar Bauman eşitsizliği başarıyla açıklamış olsa da; eşitsizliğin nasıl engelleneceğine dair bir şey belirtmiyor. Fakat ben yeteri kadar hırsın yardımı ile her türlü eşitsizliğin engellenebileceği görüşündeyim. Bu noktada hırsın eşitsizliği engelleyebilecek tek unsur olmadığını da belirtmeliyim. Sonuçta arkadaşımın da defalarca hayal kırıklıklarından oluşturduğu harflerle belirttiği gibi “Çok para kazanmak için çok paraya ihtiyaç vardır.”

Öykü Yelen

İki Adımlık Yerkürenin En Güzel Kadını

Ölüm söz konusu olunca dünyadaki çoğu şey önemi yitirir. Sonsuz olan bilgi bile, ölümün önünde diz çöker. Öylesine kuvvetlidir ki, bazı insanlar kudretinin büyüklüğünden etkilenirler. Ölüm kuşkusuz hayran olunacak bir şeydir. Fakat yaşamanın özü, ölümün büyüklüğünün bilince olup ona olan hayranlığı bir kenara atmaktadır. Bu özü kavrayamayıp kendisini başka düşüncelerle besleyen insanlar da yok değildir. Coğrafyamızda yaratılan edebiyat, kadın şairler yelpazesinde düşünüldüğünde ise ölümü çoğu insandan farklı uygulayan biri vardır. Bu kişi, iki adımlık yerkürenin en güzel kadını; Nilgün Marmara’dır! Nilgün Marmara’nın ölüme olan düşkünlüğü, bana bir içgüdü olarak onunla ilgili bir şeyler öğrenmem gerektiğini hissettiriyordu. Tabii ki bir insanı, daha doğrusu bir insanın iç dünyasını anlamanın en iyi yolu onun kimselere okumadığı günlüklerine ulaşmaktı. Nilgün her ne kadar diğer insanlardan oldukça farklı bir iç dünyaya sahip olsa da; bu gerçek onun için bile geçerli olmalıydı. Bu yüzden, basımı öncesi ve sonrasında büyük tartışmalara yol açan, annesi ve eşinin okumadan Gülseli İnal’a teslim ettiklerini söylediği ve Ece Ayhan ile Gülseli İnal’ın isim ebeveynliğini yaptığı Kırmızı Kahverengi Defter, Nilgün’ün iç dünyasını anlamak için olağanüstü bir rehber sayılabilir.

Öncelikle bu kitabın yayınlanmasının öncesinde ortaya çıkan tartışmalara göz atmak faydalı olacaktır. Gülseli İnal, her ne kadar görünürde Nilgün’ün yakın arkadaşlarından biri olmasa da günlüklerden haberi olan sayılı kişilerdendi. Nilgün’ün annesi kırmızı ve kahverengi kaplamalı defterleri bulduktan sonra da Gülseli’nin hemen gidip bu günlükleri istemesi bu açıdan kabul edilebilir bir davranıştı. Gülseli, Nilgün’ün bu defterleri yayınlatmasını istediğini söylüyordu fakat buna dair herhangi bir somut kanıtı yoktu. Yine de Nilgün’ün annesi hiç okumadığını iddia ederek Gülseli’ye günlükleri verdi. Nilgün’ün eşi Kağan da bu günlükleri hiç okumadığını söylüyordu ve kayınvalidesinin günlükleri Gülseli’ye verdiğini öğrenince sinirlendi. Nilgün’ün annesi ve eşi, Gülseli’den günlükleri geri istedi fakat Gülseli kütüphaneye bağışladığını söyledi. Öyle ya da böyle günlükler basıldı ve Nilgün’ün iç dünyasını anlayabilmek için bizlere güzel bir rehber oldu.

Nilgün Marmara’nın bu kitabına ulaşmak oldukça güç. Az yapılmış ve yenilenmeyen baskısı ile bu kitabı, ancak koleksiyoncularda veya sahaflarda, yüksek ücretler karşılığında bulabilirsiniz. Bu açıdan, bir koleksiyon olarak da sayılabilecek kitabı elde etmek edebiyat severler için keyif verici olabilir.

Nilgün’ün dünya görüşü, şiirlerinden parçalar, alıntılar ile dolu olan bu kitap günlük adı altında yayınlanmasına karşın, Nilgün’ün hüzünlü yaşantısına dair pek fazla bilgi içerdiğini söylemek doğru olmaz. Yine de yaşantısının dışında, Nilgün’ün iç dünyasına dair etkili izler taşıyordu. İnternette karşınıza çıkan ve Nilgün’e ait olduğu belirtilen yazıların, dizelerin birçoğu bu kitapta yer alıyordu. Bu açıdan kitabın oldukça zengin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Nilgün’ün ölüme karşı duyduğu hayranlığı açık bir şekilde belirttiği ve her sayfada ölümden, ölme isteğinden, ölme hayranlığından bir izle karşılaşabileceğiniz bu kitap gerçekten hüznü size hissettiriyordu.

Geçilen her sayfada fark edilen ve şaşırtıcı olan bir başka olay ise, Nilgün’ün gölgede kalan mizahıydı. Olağanüstü bir mizah anlayışı olmasına karşın, bunu pek fazla kullanmamayı tercih eden Nilgün, nadiren de olsa kullandığında ise yine ölümün içine sıkıştırıyordu. Kendisinin “funny funeral” adıyla lanse ettiği bu davranışı, onun bazen argoya kaçan dilinin de geçerlilik kazanmasına olanak sağlıyordu. Ölüme olan hayranlığının bilinmesine karşın, zamanını kimsenin tahmin edemediği camdan atlanılarak edilmiş bir intiharın başkahramanı olarak sahip olduğu mizah anlayışı, benim fikrimde onun Türkiye’nin kadın profilinden bir üst çıtaya çıkmasına olanak sağlıyordu. Kırmızı Kahverengi Defter’de belirttiği dönemin dış ülkelerinin siyasi durumları konusundaki fikirleri de ne kadar açık görüşlü olduğunu ortaya çıkartıyordu.

“Yıllarca ölüme yürüdük/sağlam bir su üzerinde” diyerek hayata gözlerini yumarken, ardında bize hak ettiğimizden daha az eser bırakarak gitti Nilgün! Kırmızı Kahverengi Defter, Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Metinler ve Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi(ayrıca önerilen okuma sıralamasıdır) ile bu hayattan göçtü. Belki de Türkiye’nin gelmiş ve maalesef ki erken göçmüş, en iyi kadın şairiydi.

Fatih Emre Öztürk

Yüzleşme

Renkli çiçeklerin arasından geçip kendini kambur gibi hissettiren sırt çantasıyla ağır aksak, tabutun yanına yaklaştı. Elini tabuta koydu, sonra geri çekti. Gözlüğünü burnunun üstündeki yerine elleriyle yerleştirip, dudaklarını büktü. Etrafındaki çiçeklere tekrar göz gezdirip tabutun üstündeki fotoğrafa dalgın dalgın baktı. Tabutun önünde herkesten ayrı duran sandalyenin etrafında bir tur atıp elini tekrar tabutun önüne koydu. Uzaktan beliren kıvırcık, uzun saçlı esmer adam Selma’ya doğru yaklaşıp elini sol omzuna koydu. Kız arkasını dönmeden tabutla göz göze oturmaya devam etti. Adam “Ş” harfini uzunca bastırarak “Başşşın sağ olsun” dedi. Selma bu temenniyle kendine gelir gibi oldu. Uzun süren sessizlikten sonra omzunun üstünden cevap verdi; “Dostlar sağ olsun!” Kafasını yerine tekrar yerleştirir gibi çevirip , tabutla bakışmaya devam etti. Dudaklarından birkaç kelime döküldü ama yeşil kadife bezden başka söylenenleri kimse duymadı. Bütün ağıtlara kulaklarını kapatmışken uğultu gibi gelen bir ses Selma’yı kendine getirdi. Uzaklardan çiçekli eteğiyle koşup gelen kadın, koşarken dizlerine vurarak ağıt yakmayı da ihmal etmedi. Ezberlemiş gibi aynı kelimeleri tekrar ediyordu. “Ne ettin sen be adam , bize ne ettin kendine ne ettin?” İsyan ederken dökülen göz yaşlarının sebebini ağzından bir bir döküyordu kadın. Ağıdına ara verip kızı son anda fark etmiş gibi acıyarak baktı. Ellerini kızın cılız boynuna doladı, kelepçeleyerek hapsetti o ince uzun parmaklarıyla. Çok geçmeden kız da bu sarılmaya ellerini kadının beline bağlayarak cevap verdi. Kızın sırtındaki çantası çılgınca ağlayan diğer kadının ona sarılmasını engellemişti. Selma hem ağlamaktan, hem de belli ki kadının ellerinden dolayı sıkıntılı bir halde geriye bir adım attı. Bunu fırsat bilen kadın, kızın elinden tutarak tabutun karşısındaki sandalyelere sürükledi ve onu sandalyelerden birine oturttu. İkisinin de elleri dizlerinde birbirlerinden gözlerini kaçırarak uzun süre beklediler. Hiçbir şey konuşmadılar Selma ona, o kıza baktı. Sessizliği ilk bozan kişi Selma oldu.

-Nasıl olmuş anne?

Tiz sesindeki isyan, öfke hemen anlaşılıyordu. Kendisine benzeyen gözlere bakıp cevap bekledi. Annesi ellerini birbirine ovuşturdu, ısıtmaya çalışır gibiydi. Oysa hava nerden baksan 25 dereceyi geçkindi.

-Nasıl olduğuyla gerçekten ilgileniyor musun, diye sordu annesi Selma’ ya.

Hiç ilgilenmiyordu aslında. Ama şu an emindi ki, içi soğuyacaktı. Anlatsınlar istiyordu, uzun uzun anlatsınlar. Yıllardır çektiği düşünce ızdıraplarının aynısını o çekmiş olsun istiyordu. Canlı canlı çekmiş olsun. Birileri onun intikamını babasından defalarca alsın istiyordu. Sessizlikle cevap verdi. Kendi gibi bakan siyah güzel gözlü kadına. Kadın defalarca söylediği cümleleri tekrar kurdu.

-Keşke affetmeyi deneseydin Selma . Evet iyi bir eş değildi ama kötü bir baba sayılmazdı.

Selma annesine hep baktığı gibi baktı. Bazen onun yerinde olmak istiyordu. Olayların üstünü kolayca kapatabilmek, görmezden gelebilmek istiyordu. Halbuki annesi biliyordu babasıyla defalarca barışmaya çabaladığını. Dışarıdakilere ve annesine göre babası fena bir baba değildi.Bir ara Selma da buna inanmış, inanmaya çalışmıştı. Barışmaya çalışmıştı, annesi bunu çok iyi biliyordu. Hatta bunu kendinden ödün vererek yaptığını da biliyordu. Selma babasıyla bir anlaşma yapmıştı. Hatta bir zamanlar yüzleşmek, barışmak demiyordu, sadece anlaşma diyordu. Ne yaparsa yapsın babasıyla asla yüzleşemezdi, çok isterdi ama bunun mümkün olmadığını adı gibi biliyordu.

Uzun bakışmadan sonra Selma, konuşmadan kadını ikna etti. Artık annesinin de olaylarla yüzleşme zamanı gelmişti. Bugün bir gazete haberiyle babasından ölümünden haberdar olmuştu. Çantasından çıkarıp gazete haberini gösterdi annesine. Kocaman harfleri görmemezlikten gelemez nasılsa, diye düşündü. Kadın gazeteyi eline aldı dudaklarını kıpırdatarak okudu. Ellerini ağzına kapattı, gözlerinden yaşlar düştü. Bu yüzleşmenin ikinci aşamasıydı.İlk aşaması olan inkarı sonunda aşmıştı kadın. Selma bunun hafifliği, kadın da sırtındaki kocaman yük ile konuşmadan ayaklarını sürüye sürüye uzaklaştılar. Uzaklaşırken gönderdiği renkli çiçeklere bakarak kocaman gülümsedi Selma…

Şerife Irmak

Gogol’da Sınıf Farklılıkları ve Gerçeküstücülük

Hayata atılan her gencin isteği düzenli bir iş, iyi bir aile hayatı ve bunlarla birlikte gelmesi beklenen mutlu bir yaşamdır, hiç kuşkusuz. Bu istek geçmiş zamanlarda da, bazı öncüllerinin farklılığıyla birlikte, aynı diyebileceğimiz bir parametrede seyretmiştir. Hayatı mutlu yaşama elzemi de bu parametlerin farklılıkları doğrultusunda bazı koşulların sağlanması gerekliliğini doğurmuştur. Bu gerekliliklerinden biri, bir dönem Avrupa’sında dikkat çeken mevkii, bir başka deyişle soyluluk derecesiydi. Bir insanın ne kadar kerim ise o kadar hürmet gördüğü bu dönemlerin, bu özelliğinin dikkatimi çekmesine sebep olan şey ise bir kitap oldu. Gogol’ün “Bir Delinin Hatıra Defteri” isimli kitabındaki “Bir Delinin Hatıra Defteri”, “Palto” ve “Burun” öykülerinde Gogol tarafından vurgulanan bu durum oldukça ilgi çekiciydi.

Varlık Yayınlarından basılan, Nihal Yalaza Taluy tarafından çevrilen 101 sayfalık bu esere bir bütün olarak bakacak olur isem, genel olarak fantastik öğeleri başarılı bir şekilde kullanan Gogol’un yazarı metnin içine çektiğini de söylemem gerekir. Okunması oldukça kolay bir kitap olmasına karşın, Gogol’ün yazarı metnin içine çektiği kısımların akıcılığa bir darbe vurduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir bütün olarak incelendiğinde ise başarılı demekte zorlanacağım bu eser için üç öyküde de gözlemlenilebilen mevkii vurgusunun işaret edilmesi gerektiğini düşündüm.

Kitaba ismini veren “Bir Delinin Hatıra Defteri” isimli öykü, aynı zamanda kitabın ilk öyküsü. Aksenti İvanoviç isimli bir memurun günlüğüne ışık tutan “Bir Delinin Hatıra Defteri” fantastik öğelerin yoğunlukla görüldüğü bir parça ile başlıyor. Elbette ki fantastik öğelerin olduğu yerde, dönemin yazarları için delilik kaçınılmazdır. Çalışmış olduğu dairenin genel müdürünün kızına aşık olan İvanoviç’in köpeklerin konuştuğunu düşünmesine ek olarak kendisini İspanya kralı zannetmesiyle delilik olgusunun iyice artar ve İvanoviç’in öyküsü, İspanya zannettiği tımarhanede son bulur. Kitabın ilk öyküsü olan bu öyküde, mevkiiye yine birçok yerde işaret edilir. Şube müdürünün İvanoviç’i genel müdürün kızına kur yaptığı için kızmasından sonra İvanoviç’in buna içerlenerek “Alt tarafı bir 6. derece memur…”1 demesi ve buna ek olarak kendisinin de 7. derece memur olmasından kaynaklanacak, tiyatrolara olan sevdasından bahsederken “14. derece memurlarla alay eden şiir pek hoş.”2 demesi yine mevkiiye yapılan vurgulardan birisi. Bireyi adam yerine koyan niteliğin mevkii olarak lanse edilmesi, ilk öykü olan “Bir Delinin Hatıra Defteri”nde bariz bir şekilde görülebilir.

Kitabın ikinci öyküsünün adı “Palto”. Bu öykünün kahramanı ise tüm bu mevkii işlerinden tamamen uzak görünen, etliyle sütlüye karışmadan ekmeğini taştan çıkartan çalışkan bir 7. derece memur olan Akaki Akakiyeviç. Akakiyeviç’in iş arkadaşları tarafından alay konusu olan eskimiş paltosunun yerine oldukça zor koşullar altında yeni palto diktirmesini ve yeni paltosunun sırtına geçirdikten sonra arkadaşları tarafından daha çok itibar görmesiyle başlayan öykünün dönüm noktası Akakiyeviç’in paltosunu çaldırması olur. Çalınan paltosunun peşine düşen Akakiyeviç’in çalmadığı kapı kalmamasına rağmen istediği yardımı alamayınca soğuk havaların zalimliğinden dünyaya baktığı gözlerini kapatıp ahiret için bir daha açar. Öykü bu kısımdan sonra tıpkı mevkii gibi tüm öykülere hakim olan bir başka özellik olan fantastik öğelerle dolar. Yüksek derece memurların paltolarını çalan bir hayalet şehre dadanır. Bu hayaletin şehirden gidişi de yine Akakiyeviç’i adam yerine koymayan ve dolayısıyla Akakiyeviç’in iki elinin yakasında olduğu devlet görevlisinin paltosunun çalınmasıyla aynı zamana gerçekleşir. “Palto” öykünün bu gidişatının içerisinde mevkii vurgusunu çok bulundurur. Daha öykünün başında “…daire ve büroların başında bulunanların hepsi makamları adına fazlasıyla alıngan olur…”3 diyerek yazarı öyküye dahil eden Gogol, ilerleyen bölümlerde Akakiyeviç’in doğumunu müjdelerken(!) “…Küçük Akaki suya daldırılırken ömrü boyunca 7. derece memur kalacağını anlamış gibi yüzünü ekşiterek acı acı ağladı…”4 sözüyle vurgulayarak bir kere daha mevkiiye vurgu yapıyor.

Kitabın üçüncü ve son öyküsünün adı ise “Burun”. İvan Yakovleviç isimli bir berberin 9. dereceden(!) memur olan Kovalev’in burnunu kesmesi ve Kovalev’in burnunu arayışını, buluşunu, geri takamayışını, taktıktan sonraki yaşantısını anlatan bu öyküde yine fantastik öğelere rastlamak mümkün. Kendi kendine hareket edip 6. dereceden memur olan burunlar sanırım bunun en iyi örneğini oluşturuyor. Bu öyküdeki mevkii vurgusuna gelecek olur isem yine iki adet örnek vereceğim. Kovalev’in memuriyetinde 9. dereceye gelişini anlatırken yine yazarı metne dahil ederek tıpkı “Palto” isimli öykünün başında yaptığı gibi “…Bizim Rusya öyle garip bir ülkedir ki, bir 9. derece memurdan söz açınca Riga’dan Kamçatka’ya kadar bütün 9. derece memurlar kendilerinden söz edildiğini sanarak alınırlar…”5 diyerek mevkiiye işaret eden Gogol, yine burnunu bulduktan sonra tekrar yüzüne yerleştirilmesini isteyen Kovalev’in bu işlemin mümkün olmadığını duyunca doktora “Son derece seçkin bir çevrem var. Hatta bu gece bile iki yere davetliyim. 6. dereceden memurun dul karısı bayan Çehtareva’nın evine, kurmay ailesi Podtoçina’ya…”6 demesi, mevkiiye yapılan bir başka vurgu oluyor.

1800’lü yılların ortalarında kaleme alınan bu öykülerde dikkat çeken mevkii vurgusu aslında şimdilerde de karşımıza çıkan bir soruna işaret ediyor. İnsanın varlığından veyahut benliğinden önce sıfatının ilerletildiği ve dolayısıyla saygı gördüğü anlayış, insanlığın sahip olduğu en hasta düşüncelerden biri, kuşkusuz. Ne zaman ki insanlar, Gogol’ün öykülerindeki gibi, işlerini yaparken insanların sıfatlarına değil, insanlıklarına saygı duyacaklar, o zaman insanlık için umut beslemeye hakkımız olacak.

Öykü Yelen

Kaynaklar

  1. Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri, Çev.: Nihal Yalaza Taluy, Varlık Yayınları, Aralık, 2012, Sayfa 11
  2. Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri, Çev.: Nihal Yalaza Taluy, Varlık Yayınları, Aralık, 2012, Sayfa 12
  3. Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri, Çev.: Nihal Yalaza Taluy, Varlık Yayınları, Aralık, 2012, Sayfa 37
  4. Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri, Çev.: Nihal Yalaza Taluy, Varlık Yayınları, Aralık, 2012, Sayfa 39
  5. Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri, Çev.: Nihal Yalaza Taluy, Varlık Yayınları, Aralık, 2012, Sayfa 78
  6. Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri, Çev.: Nihal Yalaza Taluy, Varlık Yayınları, Aralık, 2012, Sayfa 94

Benden Geriye Kalan

Geçmiş bana baktı. Bir an için öylesine dostane baktı ki onu tekrardan sevebileceğimi sandım. Ona baktığımda bakışlarında acıyı ve dehşeti gördüm. “Git.” dedi keder dolu bakışlarıyla. “Git ve sakın arkana bakma.” Acı, keder, elem, pişmanlık… Bir an için onun sözlerine uyup gitmeli miyim, diye düşündüm. Gidemezdim, dönemezdim, kalamazdım da. Öylece durdum.

Gelecek baktı bana. Öylesine berrak, öylesine belirsizdi ki bir an için ona güvenebilir miyim, diye düşündüm. “Gel.” dedi. “Gel, kurtulalım. Öncesini sil, kederi, pişmanlıkları sil. Sil ki kurtulalım.” Bana öyle bir baktı ki gerçekten her şeyi silebileceğimi düşündüm. Silemezdim, yok sayamazdım, öylece bırakamazdım da. Öylece durdum.

Geçmişe çevirdim başımı. Öylesine acı doluydu ki bakışları onu kucaklamayı, sahip olduğu her şeyi ile bağrıma basmayı düşündüm. Geçmişe geri dönersem gelecek paylaşır mıydı benimle umudunu? Peki ya, geçmişi terk edersem? Bana söylediği gibi öylece çekip gitsem geriye ne kalırdı bana?

Gelecek seslendi şimdi de. “Her şeyimle seni bekliyorum.” dedi. “Henüz hata yapılmamış bembeyaz bir sayfa vadediyorum sana.” Tüm belirsizliğiyle baktı bana, tüm belirsizliğiyle konuştuğu gibi. Öylesine inandırıcıydı ki geride bıraktıklarım aklıma gelmeksizin gitmeyi düşündüm. Arkama bakmadan, düşünmeden, öylece gitmeyi…

Gitmedim. Gidemedim. Ancak dönmedim de. Dönemedim.

Tüm benliğimle geçmişi kucaklamaya hazır değildim. Tüm belirsizlikleriyle geleceğe güvenmeye de hazır değildim. Ya onlar tehditkardı ya da ben korkaktım. Ama ne önemi vardı ki? Öylesine çaresiz, öylesine hissiz kaldım ki, bir an için yok olabilirim sandım. Öyle ki ruhum bedenimden ayrılıp hudutsuz gökyüzüne yükselseydi belki de daha az canım yanardı. Canımı yakan geçmişin kederi miydi? Yoksa geleceğin belirsizliği mi? Bilmiyordum. Öylece durdum ben de. Hissetmeden, düşünmeden, ihtimallere kulak vermeksizin durdum sadece.

Kayboldum.

Kendi düşüncelerimde kayboldum. Sınırsız ihtimaller arasında kayboldum. Geçmişin sırlarında, geleceğin belirsizliğinde kayboldum. Zihnimin amansız seslenişlerinde kayboldum. Zamanda kayboldum. Karanlıkta kayboldum. Korkularımda, pişmanlıklarımda, geçmişimin kederinde kayboldum

Unuttum.

Geçmişimi hatırlarken kendi yüreğimin ne kadar küçük olduğunu unuttum. Geleceğimi hayal ederken hudutsuz gökyüzünü sığdırmaya çalıştığım kalbimin ne kadar küçük olduğunu unuttum. Etrafımı saran gölgeler karşısında umut etmeyi unuttum. Belki de sahip olduğum benliğimi unuttum.

Unutmak istedim bazen.

Pişmanlıklarımı, kabuslarımı unutmak istedim. Kimi zaman korkularımı kimi zaman en derinlerimde barındırdığım kaygılarımı unutmak istedim. Peki ya, unutsaydım? Daha iyi bir “ben” mi çıkardı ortaya? Yoksa ben “ben” olamaz mıydım artık?

Elimi nereye atsam boşluk şimdi… Hiçlikten korkuyorum. Kaybolmaktan, daha da fazlasını unutmaktan, yaşayamamaktan, bazen de karanlıktan korkuyorum. Kendim hariç kendime ait olan her şeyi kaybettim. Umudumu bile… Artık sadece ben varım.

Geçmişi affetmiyorum henüz. Fakat ne zaman affedeceğimi çok iyi biliyorum. Henüz geleceğe de güvenmiyorum. Ancak ne zaman güveneceğimi biliyorum. En büyük korkum ise geç kalmak veyahut geçmişte kalmak. Korkularımla kabul eder mi beni gelecek? Kaygılarıma rağmen bırakabilir miyim geçmişimi?

Bilmiyorum. Belirsizliklerle çepeçevre sarılmış zihnimi dinliyor, ona kulak veriyorum. Tüm bu belirsizliklere rağmen ilerlemeye çalışıyorum. Ve ileriye gittiğimde, orada, geleceğimde kendi hatalarımla yüzleşmekten korkuyorum.

Tüm bunları geride bıraktığımda geriye ne kalır benden? Korkularımı kaygılarımı, pişmanlıklarımı, geçmişimi geride bırakırsam ne kalır benden geriye? Umutlarımı, hayallerimi, geleceğimi bir kenara bırakırsam geriye ne kalır benden? Ben bu günüm, yarınım, dünüm, geçmişim ve geleceğimle varım. Geçmişi bırakmayacağım, gelecekten de korkmayacağım. Sadece yaşayacağım, cesur, güzel, iyi ve hayat dolu bir biçimde.

Nihayetinde korktuğum tek şey yalnızca, yalnızca kendimi unutmak olacak.

İkra Efsun DALKILIÇ

Apaçık Hissiz

Filmler, kitaplar, hafif müzikler.
Yanmaktan dibini görmüş mumlar, küllenmiş bir tütsü.
Yarım söndürülmüş sigaralarla dolu bir küllük.
Dağınık bir oda.
Dağınık bir kafa.
İçki şişeleri, dibi tortu lekesi tutmuş kadehler.
Bir de şarap lekesini asla çıkaramadığın ekru masa örtüsü.
Ne çok şey eşlik ediyor harika yalnızlığına.
Arkadaşlarına öve öve bitiremediğin o harika mutluluğuna.
Anısı olan bir şarkıda gözlerine dolan o anlamsız gözyaşlarına.
Halbuki ne kadar da memnunsun hayatından.
Çiçek açtığı güne şahit olduğun o bitkiyi bile gözünün içine baka baka sulamayıp da kurutmadın mı sen?
Seni sevdiğini söyleyen her insana gülümseyip de geçmedin mi?
Alay etmedin mi elini tutmak isteyenlerle?
Öyle büyük ki şu hayata duyduğun nefret,
Kendine verecek bir yudum suyun, kalbine verecek tek bir sevgi zerren dahi yok.
Güneş batıyor, güneş doğuyor.
Her sabah lanet ederek kalkıyorsun sızıp kaldığın o yataktan.
Günler ise çekiştire çekiştire inadına takip ediyor birbirini.
Sen inadına geri itiyorsun pencerenden giren sabah güneşini.
İnadına çekiyorsun evinin tüm perdelerini.
Kuş sesleri odana dolmasın diye müziğin sesini sonuna kadar açıyorsun.
Rüzgarı hissetmemek için kalın giyiniyor, kimseyle 3 kelimeden fazla konuşmuyorsun.
Hissiz bir cesedi her gün işe götürüp getiriyorsun.
Kapını kilitlemiyor, çekip çıkıyorsun.
Önemi yok çoğu şeyin.
Apaçık hissizleştin sen. Tamamen uyuşturdun ruhunu.
Artık ağlayamıyorsun da.
Öyle dolusun ki, taşmana bile müsaade etmiyorsun.
Sadece eşlik ediyorsun gün be gün ruhunu yiyip bitiren bu parazite.
İçindeki duyguları her gün biraz daha eriten bu aside.
Aynaya bakmak istemiyor, asla gülümsemiyorsun.
Bir gün bitecek, neyin varsa yitireceksin.
Elindeki tüm elleri bırakacak, eteklerindeki tüm taşları dökeceksin.
Omuzlarındaki yükler altında ezilecek, olduğun yerden kalkamayacaksın.
Merak etme, daha da kötü olacak her şey.
Düştüğünde kalkmak isteyecek, bacaklarında asla bir güç bulamayacaksın.
Düşecek, kalkacak ve daha sonra tekrar düşeceksin.
Sen tüm bunları yaşamana rağmen yeniden, yeniden ve yeniden başlayacaksın.
Gözyaşların öyle güzel akacak ki o badem gözlerinden yanaklarına, kalbine bambaşka bir yol açılacak.
Ruhunu yıkayacak, tertemiz olacaksın.
Ve öyle güzel kalkacaksın ki bitti dediğin yerden.
Artık sen güneş gibi doğacaksın yüzüne bakan her insanın umutsuz hayatına.

Funda Güveç

BABAYA MEKTUP’TA “BABA” OTORİTESİNİN SEBEP OLDUĞU SORUNLAR

Sarsılmaz bir güç olarak çocukluğumuza damga vuran figürlerin başında yer alır baba. Bizim babamızın herkesin babasından daha güçlü olduğunu sanır, onun dediği her şeyin doğru olduğunu düşünürüz. Bu oteriteye karşı gelmek ise düşünülemez bir şeydir çocuklukta. Fakat yaşlar ilerledikçe bu güç, bu oterite deli akan kanın etkisiyle rahatsız edici olmaya başlar. O sarsılmaz otorite artık sorunlara sebep olmaktadır. Bu temayı derinlemesine işleyen ve bu sorunun çok geniş bir yelpazeye yayıldığını kanıtlayan bir eser ise Franz Kafka tarafından kaleme alınmış.

Franz Kafka tarafından babası Hermann Kafka’ya iletilmek üzere yazılan ve şimdilerde Babaya Mektup adı altında ellerimize ulaşan bu mektup Herman Kafka’ya hiç ulaşmamış. Modern edebiyatın en yetkin yazarlarından sayılan Kafka, Babaya Mektup’ta babasının oteritesi karşısında ezilişini ve biraz da olsa özel yaşantısını anlatıyor. Bu anlatıyı ise Kafka’dan farklı olarak iki farklı bölüme bölmek mümkün olacaktır. İlk bölümde babasının kişiliğini derinlemesine incelerken aynı zamanda Hermann Kafka’nın, Kafka’yı nasıl Franz Kafka haline dönüştürdüğüne de parmak basıyor. İkinci bölümde ise Hermann Kafka’yı yoğun bir şekilde suçlanmaya başlıyor. Genel olarak şikayetçi bir dille yazılan bu mektuptaki şikayetlerin aksine, Franz kendisini Franz Kafka yapanın babasının otoriter kişiliği olduğu fikrinden kaçınıyor. Babasının yönteminin tartışılırlığı bir tarafa, Franz Kafka’nın psikolojisinin babasının otoriter kişiliği karşısında verdiği savaş aynı zamanda Franz’ın kişiliğini ve bakış açısını şekillendiriyor.

Babasının otoritesinin gücünün fark edilmesi ile başlamak doğru olabilir çünkü bu birçok sorunun başlangıcına sebep olacak olaylar zincirinin ilk halkası olacak. Franz daha çocukken, her çocuk gibi, babasının fiziksel gücünden etkilenişini ve bunun yarattığı düşünceleri anlatıyor:

“Ben sıska, güçsüz, ince; sen güçlü, iri, geniş. Kendimi acınası bir halde görürürdüm, üstelik yalnızca senin önünde değil, tüm dünyanın önünde, çünkü sen benim için her şeyin ölçütüydün.” (Kafka 2013: 21)

Kafka her çocuk gibi babasını çok güçlü buluyor. Bu babasının her şeyin ölçütü olduğu görüşüyle birleşince Kafka’nın kendisine acımasıyla sonuçlanıyor. Daha sonraki bölümde babasının koltuğundan dünyayı yönetişine değinen Kafka, babasının güçlü ve otoriter durumundan etkisiyle kendisini zayıf hissederek başlamış yaşamaya.

İlerleyen yaşlarında babasının otoriter varlığı, kanı daha da deli akmaya başlayan Kafka’yı iyice rahatsız etmeye başlıyor. O dönemdeki her genç gibi yaşadığı dünyanın ideal bir dünya olmadığını düşünmeye başlıyor ve babasından uzak bir dünya hayal ediyor:

“…tüm diğer insanların, emirler ve itaatten bağımsız, mutlu yaşadıkları üçüncü bir dünya.” (Kafka 2013: 25)

Ütopyasını emirler ve itaatin yokluğuna dayandıran Kafka, babasının otoriter kişiliği karşısında ne kadar şikayetçi olduğunu gözler önüne seriyor. Bu şikayetçiliğin açtığı sorunlardan ise ilerleyen bölümlerde değinmeye başlıyor. Dilini iyice şikayetçi bir keskinliğe ulaştıran Kafka, kalemini acımadan babasının bedenine saplıyor.

“Senin karşında kendime güvenimi kaybettim, onun yerine sınırsız bir suçluluk bilinci geçirdim. Başka insanlarla bir araya geldiğim zaman, bir anda değişemiyordum…”(Kafka 2013: 45)

“Genel olarak kendimi kesinlikle kurtaramadım senden.”(Kafka 2013: 45)

Kişiliğini olumsuz bir yönde şekillendiren ana etkenin babasının otoriter kişiliği olduğunu ileri süren Kafka, hayatının her döneminde bundan acı çektiğini ve hayata tutunmakta zorlandığını dile getiriyor. Bu etkinin ne kadar olumsuz bir sonuca yol açtığı ise tartışılabilir. Birisi Franz’ı Franz Kafka yapan şeyin bu olduğunu söylese, Franz Kafka’nın(elbette yaşıyor olsa idi) bile bunu kabul etmemekte zorlanacağını düşünüyorum. Fakat Franz Kafka olmak mı, bu otoriteden yoksun bir hayat yaşamak mı diye sorulacak olursa açıkçası Kafka’nın cevabının ne olabileceğini hayal edemiyorum.

Kitapta bahsedilenlerin yanında, beni okurken rahatsız eden konu ise, tıpkı Leylim Leylim’i okurken rahatsız eden gibi, kendimi Kafka’nın özel yaşantısını deşiyormuş gibi hissedişim oldu. Her ne kadar Kafka’nın isteği ile basılmış bir eser olsa da ben bu tarz eserlerin basılmasını doğru bulmuyorum. Fakat kitapta anlatılanları basitçe söylemek gerekirse, Kafka Babaya Mektup’ta hayatının her dönemine damga vuran babasının otoriter kişiliğinin yaşantısına olan olumsuz etkisini dile getiriyor. Franz Kafka’yı okumaktan keyif alan kişiler için, Franz Kafka’yı Franz Kafka yapan şeyin ne olduğunu anlamaları açısından okunabilir bir eser diyebiliriz.

Öykü Yelen

KAYNAKÇA

Kafka, Franz. Babaya Mektup. İstanbul: Can Yayınları, 2013